Tour 2014’ün ardından…

Hakan Özdemir 3. Ağustos 2014 16:50

Beş Temmuz’da Leeds-Harrogate etabı ile başlayan Fransa Bisiklet Turu 27 Temmuz’da Paris etabı ile sonlandı. Sarı mayoyu Kazakistan takımı Astana’nın İtalyan bisikletçisi Vincenzo Nibali aldı. Yeşil mayoyu Cannondale’li Peter Sagan, beyaz mayoyu FDJ’li Thibaut Pinot ve kırmızı benekli mayoyu Tinkoff-Saxo’dan Rafal Majka kazandı.

 

Tour 2014 beklenmedik gelişmeleri ile tarihe geçti. Daha ilk gün en çok etap birinciliği alması beklenen ünlü sprinter Mark Cavendish yarışın son metrelerinde düşerek ciddi bir sakatlık geçirdi ve Tour’dan ayrıldı. Daha önce oldukça sert geçeceğini ve belirleyici olacağını tahmin ettiğim pave yolları ile ünlü Arenberg etabında ise geçen senenin sarı mayosu ve bu Tour’un en büyük iki favorisinden birisi olan Chris Froome sakatlanarak abondane oldu. Bu etapta Nibali, Contador’a fark attı ve bence Tour’u da bu etapta kazandı. Artık Tour’u Contador kazanır derken yine daha önce zorlu geçeceği tahmin edilen 10. etapta daha yokuşlara ulaşmadan Contador ciddi şekilde sakatlandı ve Tour’u bırakmak zorunda kaldı. Eski Tour şampiyonu Andy Schleck, bu seneki Dauphine’de hem Contador’u, hem de Froome’u geçerek şampiyon olan Andrew Talansky, bu seneki Yol Bisikleti Dünya Şampiyonu Rui Costa diğer abondane olan favoriler arasındaydı. Böylece Tour’un son haftasında sadece ikincilik / üçüncülük yarışı seyrettik. Nibali uzun yıllardır görülmemiş bir farkla sarı mayoyu rahatça kazandı. Bu denli beklenmedik gelişme sonrası Fransızlara gün doğdu ve iki sporcusu ile sarı mayo kategorisinde kürsüde yer buldular. Fransızlar en son 1997’de podyumda yer almışlardı ve bu sonuç medyada geniş bir şekilde yer buldu. Fransızlar beklenmedik başarıları ile geleceğe çok olumlu bakıyorlar. Ancak bence yanılıyorlar. Çünkü Bardet, Pinout, Riblon gibi gelecekten ümitli oldukları sporcularla birlikte çok daha kaliteli bir jenerasyon yetişiyor. Bu Tour’da bunu da çok net bir şekilde gördük. Zaten bence Tour’un gerçek kahramanları bu genç jenerasyondu. Polonyalı Majka ve Kwiatkowski, Çek sporcu Konig, İngiliz Yates kardeşler, bu Tour’a gelmeyen Kolombiyalılar ve İtalyan Aru’nun Contador-Nibali-Froome kuşağı sahneden çekildikten sonra Fransızlara pek de mayo bırakacağını düşünmüyorum. Bu arada Fransızların şunu da bilmesi lazım: Böyle bir Tour ancak 20 yılda bir olur. Eskiden Tour dağlarda kazanılır derdik…bu sene Tour’un pave yollarda da kazanıldığını gördük.

Tour 2014 bizi kesmedi diyenler…La Vuelta sizi bekliyor.

 

 Hakan Özdemir

Etiketler:

bisiklet | blog

Avignon’dan, Hollanda’nın Portakalına

Hakan Özdemir 19. Temmuz 2014 11:07

Tour de France (TdF)  hemen hemen her yıl güney Fransa’daki Provence bölgesinden geçer. Mis kokulu lavanta tarlaları ve tarihi kentleri ile ünlü bu güzel topraklar bence Fransa’da mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Pelaton 20 Temmuz Pazar günü koşulacak Tallard-Nimes etabında Provence bölgesine selam duracak. Etabın son çeyreğinde bölgenin en güzel şehri Avignon’un yaklaşık 20 km güneyinden geçeceğiz. İşte ben sizlere bu yazımda yalnız bölgenin değil, bence tüm Fransa’nın en güzel şehirlerinden birinden, Avignon’dan ve onun Hollanda’ya kadar uzanan ilginç hikayesinden bahsedeceğim.

Avignon tarihi binaları, eski şehri çevreleyen surları, dar ortaçağ sokakları, şarkılara konu olmuş tarihi köprüsü ve müzeleri ile ünlü bir şehir. Muhteşem doğası yanında şehrin ortasından kıvrılarak akan Rhone nehri de bölgeye ayrı bir güzellik katıyor. Tarihsel açıdan Avignon’u ayrıcalıklı kılan en önemli özellik, bir dönem Papalık merkezinin burası oluşu. 14. yüzyılda görev yapan papalardan bir bölümü bu şehre o derece hayran olmuşlar ki, 70 yıla yakın bir süre, Roma’daki (Vatikan) papalık merkezini bırakıp, günümüzde de hala ziyaret edilebilen Le Palais des Papes’de (Avignon Papalık Sarayı) yaşamışlar. Avrupa’nın en büyük gotik sarayı olan Le Palais des Papes günümüzde Fransa’nın en çok gezilen 10 tarihi mekanından biri (yılda 650 bin kişiden fazla ziyeretçi alıyor).  Saraya komşu Saint Benezet köprüsü de Avignon’da mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. 12. Yüzyılda inşa edilen köprünün günümüzde sadece yarısı ayakta kalmış durumda. Rhones nehri’nin taşkın sularından bir çok kereler yıkılan köprü 17. yüzyıldan itibaren onarılmayarak kalan kısımları koruma altına alınmış.

Saint Benezet Köprüsü’nün arkasında Le Palais des Papes (Papalık Sarayı) görülmekte.

Avignon, Tour’un düzenlendiği Temmuz aylarında bir başka güzel oluyor. Her yıl Temmuz ayı içinde bu şirin kentin tarihi sokaklarında dünyaca ünlü Avignon Sanat Festivali (Tiyatro Festivali olarak da isimlendiriliyor) yapılıyor. Bu seneki festival 2 Temmuz’da başladı ve 27 Temmuz’da Saint Benezet köprüsündeki müzik etkinliği ile sona erecek. Her sene Festival’in en önemli gösterisi Avignon’un 21 km kuzeyindeki Roma döneminden kalma, eski adı Aurenjo olan bölgedeki amfi tiyatroda yapılıyor. Şimdi sizlere, bu Roma şehrinin, günümüz Hollanda’sına uzanan hikayesini anlatayım.

 

Aurenjo M.Ö. 100’lü yıllarda kurulmuş bir şehir. Yollarıyla, kütüphanesiyle, tiyatrosuyla döneminin en gelişmiş  Roma şehirlerinden biri; bölgenin başkenti. 412 yılında Vizigotların bölgeyi istila etmesiyle birlikte şehirdeki Roma İmparatorluğu hakimiyeti sona eriyor ve yüzyıllar içinde şehrin adı değişen demografik yapıyla birlikte önce “Aurenja”, daha sonra da söylemesi kolay olacak şekilde “Orange” oluyor. Yani bildiğimiz “portakal”. İşte asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Aslında Germen soyundan gelen William de Silent (I.William) 16. yüzyılda Orange bölgesinin hakimi oluyor ve zamanla adı William de Orange olarak değişiyor (dönemin tarihçileri gayet konuşkan olan William’a nasıl “Silent” dendiğini  açıklayamazlar, kimbilir o da nereden gelmiştir). Seksen yıl savaşları sonrası protestan William de Orange ve ardılları (II ve III. William) günümüzün Hollanda’sının temellerini atıyorlar. Modern kaynaklarda “Hollanda’nın Babası” olarak geçen William’lar kraliyet rengi olarak da ister istemez orange’ı yani portakal rengini seçiyorlar. Bayraklarından turuncu renk bulunmayan, küçücük ülkelerinde portakal yetişmeyen Hollanda’lıların bu turuncu aşkı işte buradan geliyor.

 

Orange’daki amfi tiyatro günümüzde Avignon Sanat Festivaline ev sahipliği yapmakta. Tiyatro Avrupa’daki en iyi korunmuş Roma dönemi eserlerinin başında geliyor. Tiyatro muhteşem akustiği ile 10.000’den fazla seyirci alabilmekte.


Hollanda’nın kurucularından sayılan William de Orange (sessiz William).


2014 Dünya Kupasındaki Hollanda’lı taraftarlar.

Etiketler:

bisiklet | blog | gezi kültürü

Zirveyi İsteyenlere

Hakan Özdemir 16. Temmuz 2014 22:08

Tour de France’da henüz zirve etaplarına gelmeden, ben sizleri dünyanın en güzel zirve parkurlarına götürmek istedim. Bu parkurlar muhteşem manzara, bol adrenalin / az oksijen, çok soğuk ya da çok sıcak garantili. Zirveye ulaşmanın verdiği haz da cabası.

Dante’s View: Dikkat! Ölüm tehlikesi var.
Parkur uzunluğu: 64,8 km
Maksimum eğim: %13
Dikey mesafe: 1785 m

Dante’s View (Dante’nin Manzarası), Mojave çölünün (Güney Kalifornia) bir parçası olan Death Valley (Ölüm Vadisi)’deki bir tırmanış. Aslında bisiklete binmek için hiç de uygun bir yer değil. Yaz aylarında ortalama sıcaklık 49 derece civarı. Bölgede 1913’de ölçülen 56.7 derece halen dünya rekoru. Death Valley’deki coğrafik isimler zaten herşeyi anlatıyor: Funeral Mountains (Cenaze Dağları), Devil’s Golf Course (Şeytanın Golf Rotası), Coffin Peak (Tabut Tepesi). Yine de denemeye değer; çünkü dünya üzerinde, deniz seviyesinin altından başlayıp 1700 metreye kadar tırmanan bu tarz başka bir parkur yok. Parkur Kuzey Amerika'nın en alçak noktası olan -85,5 metre rakımlı kuru ve tuz kaplı Badwater Basin'den başlıyor, Dante’s View 'a kadar 25 kilometre boyunca tırmanıyor. Daha sonra, %4 eğimli 30 km’lik asfalt yol var. Fakat parkurun en can alıcı yeri, yolun bittiği ve sadece iki tekerlekli araçlarla gidilebilen, %13 eğimli 13 kilometrelik bölüm. Zirveye varabilirseniz buraya niye Dante’nin Manzarası dendiğini anlarsınız.

Dante’s View: Ölümcül bir parkur.

Khardung Geçidi: Yüksekliğe hasta olacaksınız.
Parkur uzunluğu: 39 km
Maksimum eğim: %5
Dikey Mesafe: 1859 m

Hindistan – Pakistan arasında, Kaşmir bölgesindeki Khardung Geçidi bisikletçiler için eşşiz bir parkur. Bu irtifada başka parkur bulmak neredeyse münkün değil. Parkur Leh kasabasından başlıyor ve zirveye kadar %5 eğimle 39 km devam ediyor. Yolun büyük bölümü toprak ve kötü kalite asfalt. Özellikle son 15 kilometrede kayalar, buzlanma ve toprak kayması ile biraz uğraşmanız gerekebilir. Yoldaki bütün zorlukların yanında, 2400 metreden sonra ortaya çıkan yükseklik hastalığı ile uğraşmak zorunda kalacaksınız ki, bulunduğunuz bölgenin irtifası yaklaşık 4000 metre. Unutmadan, yoldaki kamyonlara dikkat. 4000 m irtifaya ulaşıp, bir kamyona kurban giderseniz gerçekten yazık olur.

Khardung Geçidi: 4000 metrenin üstünde masalsı bir dünyaya gideceksiniz.

 Stelvio Geçidi: Psikolojik işgenceye hazır olun.

Parkur Uzunluğu: 24,3 km
Maksimum eğim: %14
Dikey Mesafe: 1808 m

Kuzey İtalya’da İsviçre sınırındaki bu geçit İtalya Bisiklet Turu’nda da (Giro D’Italia) sıkça kullanılıyor. Parkura tırmanırken kendinizi Chris Froome yerine koyabilirsiniz. 2756 m zirvesi olan Stelvio Alp Dağlarını ulaşılabilir ikinci en yüksek zirvesi. Stelvio’ya farklı rotalardan çıkabilirsiniz, ancak benim önerim her zaman manzaralı yollardan gitmek yönünde (tabii manzaraya bakacak haliniz kalırsa). Parkur Prato'dan başlıyor ve 24,3 kilometre boyunca tam 48 defa yılan gibi kıvrılıyor. Parkurun başı ve sonu arasındaki yükseklik farkı 1808 metre. 2005 Giro’da Ivan Basso formsuz olduğu bir günde bu parkurda pelatondan tam 42 dakika fark yemişti. Sinirlerinize hakim olamazsanız siz de duvara toslayabilirsiniz.

Stelvio: Evet tüm bu virajları geçeceksiniz.

Mont Ventoux: Kendinizi ay yüzeyinde hissedeceksiniz!
Parkur uzunluğu: 21,8 km
Maksimum eğim: %11
Dikey Mesafe: 1611 m

15 Temmuz 2013’de Froome’un insan üstü bir atakla Quintana'yı asfalta gömdüğü ünlü parkurda sıra… Sırf bu tarihi mekanda bulunmak için 22 km’yi koşarak tırmanırım vallahi. Mont Ventoux, Fransa'nın en zorlu tırmanış parkurlarından biri. “Provence Devi” olarak bilinen 1912 metre yüksekliğindeki dağ, büyük bir düzlüğün ortasında tek başına dikiliyor. Bedoin'dan başlayan parkur toplam 21,8 kilometre. Başlangıçtan itibaren yaklaşık %10 eğimle yükselen asfalt yol aslında bisiklet kullanmak için ideal gibi gözüküyor fakat yolun çevresindeki bitki örtüsü ve ağaçlar azaldıkça rüzgarın zorlayıcı etkisi tırmanışı inanılmaz derecede zorlaştırıyor. Bu sene Tour’da maalesef Mont Ventoux’ya çıkılmayacak. Port de Balles (22 Temmuz) ya da Saint Lary Plad’Adet (23 Temmuz) ile idare ediniz

Mont Ventoux: Uzun, dik ve rüzgarlı.

Paso Internacional Los Libertadores: Kamyonlara ve soğuğa dikkat!
Parkur uzunluğu: 25 km
Maksimum eğim: %14
Dikey Mesafe: 1600 m

Şili ve Arjantin arasındaki And Dağları'nda yer alan zorlu parkur, dağların Şili yamaçlarından başlıyor ve "U" şeklinde kıvrılan dönüşleriyle 3800 metrede son buluyor. Geçilen ilk 29 dönüş boyunca yol, vadi tabanından 600 metre yükseklikten 2800 metreye kadar taşınıyor. Bu noktadan 5 kilometre ileride Şili gümrüğü var ve 2 kilometre uzunluğundaki eski bir yol vasıtasıyla zirveye çıkma imkanınız bulunmakta. Parkurun son 2 km’si dışında yoğun araç trafiğinevcut. Özellikle Şili-Arjantin arası taşımacılık yapan kamyonlar parkuru daha da tehlikeli hale getiriyor. Bütün bu etkenlerin üzerine bir de sert rüzgar eklenince tırmanış bir kat daha zorlaşıyor. Fakat, Güney Amerika'nın en yüksek dağı olan Aconcagua'ya ulaştığınızda karşılaşacağınız manzara bütün yorgunluğunuzu unutturacak güzellikte… Bu arada Aconcagua’nın zirve yüksekliğinin 6.962 m olduğunu hatırlatmak isterim.


Paso Internacional Los Libertadores: Bence en iyisi.

Hardknott: Eğime dikkat!
Parkur Uzunluğu: 2,6 kilometre
Maksimum eğim: %33
Dikey Mesafe: 315 m

 

En kolay parkuru sona bıraktım. Ben öyle 30-40 km yokuş çıkamam diyenler için ideal bir parkur. Üstelik Hindistan’a ya da Şili’ye gitmenize de gerek yok. Hardknott  Kuzey-batı İngiltere’de Yorkshire bölgesinde. Parkurun başlangıcında yer alan dolambaçlı kısım hızlanmanızı engelliyor ve virajlar tam bitti derken bu sefer de olabildiğince dik bir yamaç sizi karşılıyor. Tırmanmaya başladıktan sonra 30 derece açıyla dönen virajlar, işinizi bir kat daha zorlaştırıyor. Ve daha sonra % 25 eğimle tırmanılan 800 metrelik bölüm geliyor. En azından kamyon yok !! Yalnız ortada bir yerde tıkanırsanız bisikleti taşıyamayacağınıza eminim. Hardknott’a giderken yanınıza “helikopterle kurtarmanın” telefonunu almanızı öneririm.

Hardknott Geçidi: Kısa ama çok dik. 

Etiketler:

bisiklet | blog

Tour de “Shock”

Hakan Özdemir 14. Temmuz 2014 21:49

Tour de France başladıktan sonra yarışla ilgili ilk değerlendirme yazımı  10. etap sonrasında yazmayı planlamıştım. Bu ertelemede iki amacım vardı. Onuncu etap sonrası Tour’daki ilk dinlenme gününe gelinecekti ve daha önemlisi Tour’un ilk gerçek dağlık etabı olan La Plance des Belles Filles  (10. etap) tamamlanmış olacaktı. Böylece sarı mayo adaylarının gerçek durumlarını görmüş olacaktım. Ancak sarı mayonun en büyük adayları Froome ve Contador daha dağlara çıkamadan yarışı bıraktılar ve Tour 2014 şimdiden tarihe geçti (tour de shock).

Aslında Tour’daki şoklar daha ilk etapta Cavendish’in kazası ile başladı. Beşinci etapta Froome düşerek abondane oldu. Bu satırları yazmamdan 2 saat önce de 10. etapta Contador çok ciddi bir kaza geçirdi ve yarışı bıraktı. Contador’da patella ve tibia kırığından şüpheleniliyor. Bu gece itibarıyla sakatlığının ciddiyeti anlaşılır. Beşinci ve 10. etapların çok önemli olduğunu önceki yazılarımda vurgulamaya çalışmıştım ama bu iki kazayı hiç kimse hayal bile edemezdi. Tour de France tarihinde iki ana favorinin birden abondane olduğu yarış hatırladığım kadarıyla yok. Daha önce Tour’u kazanmış ancak bu sene hiç kimsenin favorisi olmayan Andy Schleck’in de ilk etapta abondane olduğunu göz önüne alırsak, şu anda Tour’da sarı mayo kazanmış hiç kimse kalmadı. Başka bir ifade ile bu sene yeni bir sporcu kendini bisiklet tarihine altın harflerle yazdıracak. Peki bunca şoktan sonra bu şanslı kişi kim olabilir. Onuncu etap sonrası Nibali rakiplerinden yaklaşık 2.50 dakika farkla birinci durumda. Ancak Nibali daha Tour’daki kötü gününü görmedi. Tour’da genel kural şudur: Sarı mayoyu iyi gününüz de değil, kötü gününüzde kazanırsınız. Nibali’nin kötü gününü nasıl atlatacağı çok önemli. Şu aşamada genel kanı Nibali’nin çok avantajlı olduğu yönünde. Ben bu görüşe katılmıyorum. Bir miktar avantajı var ama Valverde ve Porte farkı rahatlıkla kapatabilir. Pirene’ler görülmeden konuşmanın çok erken olduğunu düşünüyorum.

Yazımı bitirmeden bugün koşulan 10. etaptan aklımla kalan birkaç anı sizinle paylaşmak istiyorum:

-Contador’un kaza yaptığı anda en büyük rakibi Nibali ve ekibi pelatonun önüne geçti ve pelatonu yavaşlatarak Contador’un durumunun netleşmesini bekledi. Hangi futbolcu defansın son adamını geçtikten sonra rakibi kayarak düştü diye onu beklemeye kalkar?

-Yarışın son 50. km’sinde etabın iddialı bisikletçisi FDJ’den Thibaut Pinot bisikletinde mekanik bir sorun yaşarken rakip takım BMC’nin aracı, FDJ aracı çok uzakta olduğu için ona yardım etti. Formula 1’de siz hiç yarış sırasında McLaren’in, Ferrari’ye teknik destek sağladığını gördünüz mü?

-Contador düştükten sonra ilk tweet yarışı evinde seyreden ve geçen hafta yarışı terketmiş en büyük rakibi Froome’dan geldi. Tweet şöyle idi. “Alberto umarım iyisindir. Çok üzüldüm. La Vuelta’ya (Ağustos ayında koşulacak İspanya Bisiklet Turu) seni bekliyorum.”

-Contador düştükten sonra tekrar kalktı. Düşme o derece şiddetliydi ki bisikletinde çatlaklar oluşmuştu. En iyi ihtimal sağ bacağında patella çatlağı ve tibia kırığı vardı. Yeni bisikletine bindi ve domestiklerinin yardımı ile o vaziyette 5-6 km kadar devam etmeye çalıştı. Ancak olmadı… Yanında onu Tour boyunca taşıyan takım arkadaşı Michael Rogers vardı. İki sporcu bisiklet üzerinde birbirlerine sarıldılar. Ve Contador bisikletinden indi… Bütün bir yıl boyunca çalıştığı Tour onun için bitmişti. Bu sırada her iki arkadaş, komutan ve subay ağlıyordu…

 

Alberto Contador. Halen yarışan 3 büyük turu (Fransa, İtalya ve İspanya Turlarını) kazanmış tek sporcu.


Etiketler:

bisiklet | blog

BESANÇON: Bilinmeyen güzel

HalilAtes 13. Temmuz 2014 11:49

BESANÇON: Bilinmeyen güzel

Murat Erbezci

Bundan yıllar önce İzmir Alliance Française’de kültür ateşesi’nin önerisi üzerine gittiğim Besançon’a hayran kalmış ve bu kadar az tanındığına şaşırmıştım. Yıllar sonra, 1885’de bu şehri gören New York Times’tan bir gazetecinin yazdıklarını okuduğumda, onun da benim kadar hayret ettiğini ve Besançon’u bilinmeyen başkent adıyla tanıttığını gördüm.

Şüphesiz bu şehri ilk gördüğünüzde sizi etkileyen ilk şey doğası.  İçinden bölgeye adını da veren Doubs nehrinin geçtiği, yemyeşil bir doğa ile iç içe tarihi bir şehir.  Doğu Fransa’daki Franche-Comté bölgesinin başkenti, Victor Hugo’nun doğduğu şehir.

Bu şehrin tanınmış bir turistik destinasyon olmamasının gezi bütçesi için çok faydalı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.  Kafe’ler, restoranlar ve de oteller Fransa’daki diğerlerine oranla en uygun fiyatlı olanları denebilir. Park ve nehir kenarında lüks bir zincir otel’den (http://www.accorhotels.com/gb/hotel-1220-mercure-besancon-parc-micaud/index.shtml), tarihi şehir merkezinde kiralanabilecek odalara (http://www.lamaisondeverre.com/index.html) kadar çeşitli konaklama imkanları mevcut.  Etraftaki küçük kasaba ve köylerde de bir çok “auberge” bulunabilir.

Şehir merkezi ve merkezin hemen yakınındaki kale (www.citadelle.com) ve Vauban surları UNESCO tarafından kültür mirası olarak sınıflandırılmış.  Louis XIV’ün askeri danışmanı ve mimarı olan Sébastien le Prestre de Vauban tarafından, 16. yy’da Fransızlar İspanyol egemenliğine son verdiğinde inşa edilmiş.  Önemli bir askeri mühendislik eseri olarak kabul ediliyor.

Küçük dar ve sevimli sokakları, eski ve korunmuş binaları, avluları ve de merdivenleri ile yılların etkisinden korunmuş şehir merkezi insanı hayran bırakıyor.  Özellikle yaya yolu olarak düzenlenmiş bölge etkileyici. Şehir merkezinde dolaşırken binaların bazen açık kapılarından başınızı uzattığınızda, çok etkileyici avlular ile karşılaşmanız mümkün.  Bazıları hayret verici bir şekilde, sanki bir köydeymişsiniz hissi verecek kadar sakin ve çiçeklerle dolu. Doubs nehri şehir merkezini yaptığı kıvrım ile şehrin diğer semtlerinden ayırıyor.  Nehrin kenarındaki kafe’lerde oturup, ya da yemyeşil parklarda dolaşırken içiniz huzur doluyor.


Önemli bir koleksiyonu olan güzel sanatlar müzesine Besançon sakinleri küçük Louvre adını takmışlar.   Paris dışındaki en önemli koleksiyonlardan biri olarak kabul ediliyor.  Şu sıralar renovasyon çalışmaları yapılan müze, gezmek için ayrılan zamanın hakkını veriyor.  Şehir merkezinde sevimli bir meydanda yer alıyor.

Besançon bölgesinde özellikle saat üretimi yapıldığı için zaman müzesi (musée de temps) görülebilecek ikinci önemli müze.

Gurme’ler için Besançon ve yöresi çok ilgi çekici olabilir.  Bölgede yetişen Morel mantarı ile yapılmış birbirinden lezzetli yemekler bulmak mümkün.  Comté peyniri ise benim favorilerimden.  Sadece bölgesel inek ırklarından elde edilen süt ile üretimine izin verilen ve çiğ sütten yapılan bu peynirin tadına doyum olmuyor.  Peynirlerden bahsederken, yine bölgesel bir peynir olan ve fırında ısıtılarak yenilen Mont d’Or dan da bahsetmemek olmaz.  Eritilip jambon, patates gibi gıdalarla servis yapılan özel bir tadı olan peynir.  

Isıtılıp eritilen peynirler bölgede mönülerde sıklıkla kullanılıyor.  Köylerde evlerde en çok tüketilen ve en az turistik olanı ise “Cancoillotte”.  Hem Mont d’Or gibi ısıtılarak hem de soğuk olarak yenilebilen ve  yağı çok az olan bir peynir.

Şaraplardan bahsedersek, en özel olanı “Vin Jaune” . Sarı şarap anlamına gelen adını tahmin edebileceğiniz gibi renginden alıyor.  Çok aromatik ve çok özel bir tadı var.  Brandy’i andırıyor.  Fermente olduktan sonra açık fıçılarda 6 ay ile 3 yıl arasında dinlendiriliyor.  Yaşlandırma denilen bu işlem tamamlandıktan sonra şişeleniyor ve 1 yüzyıl boyunca bozulmadığı söyleniyor.

Bölgenin diğer tanınmış şarapları Vin d’Arbois ve Savagnin. 

Eğer Vin Jaune bulabilirseniz, yazımı bölgesel malzemeler ile yapabileceğiniz bir yemek tarifi ile bitireyim.  Tabii yemekten sonra Fransızların yaptığı gibi Vin Jaune ile Comté peyniri yiyebilirsiniz.

Morel mantarlı tavuk, Vin Jaune soslu:

(4kişilik)

1.6-1.8 Kg ağırlığında tavuk

½ soğan

½  pırasa

1 baş sarımsak

Kekik, defne yaprağı, maydanoz

50 gr tereyağı

2 küçük soğan

50 – 100 gr  morel mantarı (bulunamazsa herhangi bir mantar)

½ bardak vin jaune (bulunamazsa dry sherry)

1 bardak beyaz şarap

175 ml krema

Öncelikle tavuğu parçalayınız: bacaklar, kanatlar (bir parça göğüs eti de olacak şekilde), göğüs parçaları.  Yaklaşık 8 parça oluşturacak kadar.  Geri kalan tavuğu ayırın.

Geri kalan tavuk parçalarını iyice parçalayın ve 1.5 litre kadar soğuk su içeren tencereye koyunuz.  Kaynatmaya başlayınız.  Kaynadıktan sonra doğranmış soğan, pırasa, sarımsak ve baharatları ekleyiniz.  Ateşi kısarak iki saat zaman zaman karıştırarak pişirin.  Su 1 lt ye kadar azalmalı ama berraklığını kaybetmemelidir.  Tavuk parçalarını kalan kemiklerden ayırın ve kemikleri atın.

Başta ayırdığımız yaklaşık 8 adet tavuk parçasına tuz ve biber ekleyin.  Geniş bir tavaya bir kaşık yağ ve 25 gr tereyağı koyup ısıtın.  But ve kanat parçalarını tavaya atın ve yavaşça kızartın.  5 dakika sonra göğüs parçalarını da tavaya ilave edin.  Rengi değiştikten sonra her parçayı bir kez çevirin, ısıyı azaltıp iyice pişirin.

Tavuk parçaları pişerken, arpacık soğanların soyun ve ince dilimleyin.  Morel mantarlarının saplarını kesin 2’ye ya da büyük iseler 4’e bölün.  Mantarları soğuk suda yıkayın ve  daha sonra bir kağıt havlu üzerinde kurumaya bırakın.

Tavuk parçaları piştikten sonra tavadan alın ama sıcak kalmalarını sağlayın.  Tava da kalan yağı döktükten sonra, tavayı tekrar ateşe koyun.  Tereyağını erittikten sonra, arpacık soğanlarını atıp pembeleştirin.  Morel mantarlarını ilave edin.  Yumuşadıktan sonra morelleri tavadan çıkarıp bir kenara alın.  Tavada kalan karamelize içeriğe vin jaune ve beyaz şarabı ilave edin ve şurup kıvamına gelene kadar pişirin.  Daha önceden hazırlamış olduğunuz tavuk suyunun yarısını ilave edin (kalan yarıyı pilav yapmak için kullanabilirsiniz).  Bu sosu da yaklaşık olarak 100 ml kalana kadar kaynatın.  Mantarları sosa ilave edin, daha sonra tavuk parçalarını ekleyin.  Kısaca bir süre daha kaynatın.  Kalan tereyağını ekleyin, tuzunu kontrol edin. Servis yapabilirsiniz. 

Yemek ile birlikte içmek için Vin Jaune ya da Chardonnay öneriliyor.

Etiketler:

bisiklet | blog | gezi kültürü

Kazanması için kaybetmelisin

HalilAtes 8. Temmuz 2014 12:44

Arkadaşlarım bisiklet yol yarışlarının nesini seyrediyorsun diye soruyorlar. Bisiklet sporu bence en zor spor, büyük bir güç, dayanıklılık ve taktik gerektiriyor. Yarışın galibi sadece bir sembol, aslında yarışta seyredilmesi ve taktir edilmesi gereken “kazandıranların” özverileri, disiplinleri ve taktik anlayışları. Takım ruhunu bu derece yücelten, bir şey başarmak için kaybetmek gerektiğini de fark ettiren başka hiçbir spor olduğunu sanmıyorum. İyi bir bisiklet sporu izleyeni her şeyden önce Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” kitabını okumalıdır ve aşağıdaki alıntıların bu sporun temelini oluşturduğunu hissetmelidir;

“…ne zaman savaşacağını, ne zaman savaşmayacağını bilen kazanacaktır.”

“…eğer kendini ve düşmanını tanıyorsan gireceğin yüz savaşın da sonucundan korkmalısın. Eğer kendini tanıyor, düşmanını tanımıyorsan, kazanacağın her zafere karşılık bir de yenilgi alırsın. Eğer düşmanını da kendini de tanımıyorsan bütün savaşları kaybedersin.”

“…taktikleri olmayan strateji, zafere giden en uzun yoldur. Stratejisi olmayan taktikler ise yenilgiden önceki gürültülerdir.”

Tour de France’ın üçüncü etabı Cambridge - Londra arasında yapıldı ve tabii bir Alman kazandı, hep olduğu gibi.

 

İngiltere bildik şeylerle tamamlandı; yağmur, çayırlar, çitler, taş evler, gelenekler ve adalı hayatı. Kittel yarışta yaklaşık üç saniye önde gitti, takımı Giant Shimano’nun domestikleri bu üç saniye için 155 km pedal çevirdiler. Bu yarış yukarıda anlattığım kazandıranların zaferine en iyi örnek sayılabilir.

Etiketler:

bisiklet | blog

Hillsborough 1989...

Hakan Özdemir 8. Temmuz 2014 12:15

Hillsborough 1989...

Tour de France (TdF) 2014 ikinci etabını da tamamladık. York’dan Sheffield’a uzanan 201 km’lik etap beklenenden çok daha çekişmeli geçti ve etabı sarı mayo adaylarından Nibali aldı. Aslında etapla ilgili yazılacak çok şey var ama ben sizleri biraz geçmişe götürmek istiyorum. Önce yakın geçmişe, sonra çoook uzak geçmişe…

Bisikletçiler yarışın son 15 dakikasında Sheffield şehir merkezine doğru girerken unutulmaz bir spor olayının yaşandığı bir mekana selam gönderdiler. Hillsborough Stadına…Şimdi birlikte eskilere uzanalım ve bu tarihi mekanı hatırlayalım… 15 Nisan1989. İngiltere FA Cup yarı final maçı. Liverpool ve Nottingham Forest karşı karşıya. Liverpool’dan ve Nottingham’dan trenlerle gelen taraftarlar stadı hınca hınç doldurmuş vaziyette… Ve heyacanlı maç başlıyor. Bu sırada Liverpool’a ayrılan tribünlerin gişelerinde bir yığılma meydana geliyor. Dışarda kalan Liverpool’lular stada girmek için gişelere yüklenince güvenlik güçleri sıkışıklığı önlemek için kapıları açıyorlar ve dolu tribünlere doğru bir akın oluşuyor. Maçta henüz ilk dakikalar. Arkadan gelen kalabalık, tribünde maçı seyreden Liverpool’lu seyircilere doğru bir insan seli oluşturuyor ve tam 96 Liverpool seyircisi ezilerek ve nefessiz kalarak göz göre göre hayatlarını kaybediyor... Hillsborough tam 96 kişiye mezar oluyor…

Liverpool bu faciayı hiçbir zaman unutmadı.

 

Sizlere dünya spor tarihinin büyük facialarından birini anımsattım sevgili dostlar…Ama şimdi sıra en büyüğünde…Çok daha gerilere, ortaçağa uzanıyoruz. Yıl M.S. 501. Facia hepimizin çok iyi bildiği bir yerde meydana geliyor. İstanbul’da… Sizlere olayın tam yerini tarif edeyim. Tarihi Yarımada’da Çemberlitaş’tan Gülhane’ye doğru yaklaşık 200-300 metre yürüyorsunuz… Eski İstanbul Adliyesi’nin arkasında, sağ kolunuzda kalan alan. İşte dünya spor tarihinin en büyük faciasının yaşandığı yer; bildiğiniz Sultanahmet Meydanı… İçinde araba yarışlarının yapıldığı, döneminin en büyük hipodromunu barındıran bu bölgede o döneme tanıklık etmiş bazı eserler hala dimdik ayakta. Byzanzion’da İmparator Anastasios dönemi… Araba yarışları en popüler spor ve her geçen gün fanatik gruplar birbirlerine diş bilemekte… İki büyük takım var. Monofizit hıristiyanlığına bağlı olanların desteklediği Mavi Takım ve Khalkedon  hıristiyanlığına inananların desteklediği Beyaz Takım. Yarışlar devam ederken iki taraf birbirine giriyor ve yaşanan kargaşada tam 3000 taraftar ölüyor. Evet yanlış okumadınız, tam 3000 taraftar… Olayın her ne kadar yoğun bir siyasi boyutu da olsa, dünya tarihinin en ağır spor faciası olduğu kesin… Yani bu konuda dünya rekoru açık ara bizim topraklardan, İstanbul’dan…

Döneminin en büyük spor mabedi: Hipodrom.

Etiketler:

bisiklet | blog | gezi kültürü

Kaybedenin finişi

Hakan Özdemir 6. Temmuz 2014 12:29

Tekrar merhaba sevgili dostlar…Tour de France (TdF) 2014 açılış etabı sonrası bilgisayarımın başına birinci etabı yazmak için oturuyorum. Anlatacak o kadar şey var ki…İçinden bir değil 3 yazı çıkar…2014’ün Grand Depart’ını onurlandıran Prens William,  eşi Prenses Kate Middleton ve Prens Henry, eşini görmediğim komik kraliyet töreni, Chris Froome ve Contador rekabeti, emektar Jens Voigt'un solo kaçışı, Fabian Cancellara'nın son düzlükteki atağı, muhteşem İngiltere doğası, müthiş İngiliz seyircisi ve daha neler neler…Ama bu yarışın finiş anı kafamdan birtürlü çıkmıyor. Dört saaten fazla süren yarışı bırakıp, etabın son bir iki dakikası yazılır mı? Üstelik bu finiş birincinin finişi değil…Yazı da “Kittel muhteşem kazandı, Sagan’ı burun farkıyla geçti” yazısı değil…Ya da ”müthiş bir teknik sprintti, sprint treni muhteşem çalıştı” yazısı hiç değil…Anlatacağım finiş yarışı pelatondan dakikalar sonra 172’inci sırada (sondan 26. oluyor) bitiren bir sporcunun finişi. Yani kazananın değil, kaybedenin finişi…Evet Mark Cavindish’in finişini anlatacağım sizlere…

Önce etabın son anlarını bir kez daha yaşayalım…Son düzlükte Cavindish kendine yer açmak için geçen yıl da yaptığı gibi Simon Gerrans’ı kafasıyla ittirirken en az 70-80 km hızla giderken sağ omuzunun üzerine düşüyor (bu arada Gerrans dahil 4 sporcu da yere kapaklanıyor)…Ve yarışın favorisi yerde acı içinde kıvranırken Marcel Kittel, Peter Sagan’ın önünde finişi görüyor. Buraya kadar herşey sprint finişlerinin rutin hikayesi gibi duruyor. Ama herşey bu finişten sonra başlıyor. Cavendish acı içinde yerde kıvranıyor…Medikal ekip muayenesini yapıyor…Cavendish gibi çok güçlü bir sporcu sağ omuzunu tutarken neredeyse ağlayacak vaziyette. İlk akla her bisikletçinin hayatı boyunca en az iki defa kırdığı köprücük kemiği geliyor (bu satırları yazarken yıllar önce kırdığım sol köprücük kemiğim sızlıyor) …Bu da Tour’un sonu ve en az 2 hafta istirahat demek…Ama birkaç dakika sonra omuz çıkığı ve bağ zedelenmesi olabilir diye düşünülüyor (bu ise acılar içinde Tour’a devam demek). Cavendish medikal ekibin yardımı ile ayağa kalkıyor, bisikletine güç bela biniyor, Tour'a devam etmek için etabı bitirmesi gerektiği için bisikletini tek elle kullanarak birkaç metre uzaktaki finişe gelmeye çalışırken işte o unutulmaz pozunu veriyor…Bu adamın binlerce defa finiş çizgisini geçerken fotografı çekildi, kiminde başı havada gülerken (zaten yarışı kazanmış) , kiminde başı aşağıda sprinte devam ederken (henüz yarışı kazanmamış)…Ama bu sefer başı yanda, yüzünde büyük bir hayal kırıklığı…O denli bir hayal kırıklığı ki acı ifadesini silmiş…

Kahramanımız Mark Simon Cavendish 21 Mayıs 1985’de İngiltere ile İrlanda arasında küçük bir adada, Man Ada’sında doğuyor. Babası David adalı, ama annesi Adele büyük adadan yani İngiltere’den…Üstelik Mark’ın unutulmaz finişini yaşadığı Harrogate’li (Yorkshire-Harrogate). Zaten küçük Mark’ın hayatı Harrogate’de geçiyor (bolca düşerekten!). Otobiyografisinde Cavindish şifalı suları ile ünlü Harrogate’deki yıllarını anlatırken annesinin onu Türk Hamamına götürdüğünden bahsediyor ve o keyifli anları hiç unutamam diyor. Bir de şunu söylüyor Mark aynı kitapta: “Birgün bisikletten düşmekten korkarsam, o zaman bu spor benim için bitmiş demektir”. Gençlik yılları da düşerek geçen Mark, daha 20 yaşında iken Los Angeles’da madison kategorisinde dünya şampiyonu oluyor, üstelik finaldeki rakipleri Hollanda ve Belçika takımlarına 1 tur fark atarak…Daha sonra pist bisikletinden yol bisikletine geçiş ve muhteşem bir kariyer…İlk sezonunda 11 galibiyet ile rekoru egale etme mi istersiniz, 2011’de UCI Yol Dünya Şampiyonluğu mu…Ve bu Tour’a 25 etap zaferi ile gelmişti Cavendish. Şu anda yarışan hiçbir bisikletçinin elde edemediği ve büyük olasılıkla elde edemeyeceği bir rakam…Yalnız bir şey eksikti Mark’ın kariyerinde…Sadece bir şey. Yıllarca uğrana ter döktüğü sarı mayoyu sırtına geçirememişti.  Sarı mayolu hiç pozu yoktu. Hiçbir finişe sarı mayo üzerinde gelmemişti. Çünkü Tour’da ilk etaplar genelde onun iyi olmadığı zamana karşı etaplardı ve daha sonra da onlarca etap kazansa bile sarı mayoyu alamıyordu. Tour organizasyonu bu unutulmaz etabı onun sarı mayoyu giymesi için koydu. Hem de vatanı İngiltere’de…Hem de annesinin memleketi Harrogate’de…Sokaklarında bisiklet sürdüğü, defalarca düştüğü, defalarca ağladığı bu şirin şehirde sarı mayoyu kazanacaktı…Hem de annesinin önünde…Etap sonrası ona sarılacak, bisiklet sporunu sevdirdiği İngiliz ulusunun alkışları ile yıllardır hak ettiği sarı mayoyu sırtına geçirecekti…

Eminim, şu anda Cavindish otel odasında acılar içinde kıvranırken, ikinci etaba çıkabilmek için kendini hazırlıyordur. Doktorları izin verirse yerine repoze edilmiş omuzla 3 haftayı daha bisiklet üzerinde geçirmeye çalışacaktır. Belki  Pirene’lerde bir etapta tekrar düşerek, belki de çektiği acının da etkisi ile Alp’lerde bir yerde nefessiz kalıp medikal yardım alacaktır…Ama eğer doktorlar izin verirse bu güçlü adam, bu Tour’da mutlaka başka bir finiş daha görmek isteyecektir. Tour’u bitiremese de bu adamın mutlaka hayallerinde başka bir finiş ve başka bir başlangıç olacaktır.

Bu unutulmaz finiş için binlerce teşekkürler Manxman. İyi ki varsın…

Etiketler:

bisiklet | blog

Tour 2014: Takımlar

Hakan Özdemir 6. Temmuz 2014 12:04

 

Fransa Bisiklet Turu (Tour de France) 2014 öncesi 3 yazı yazmayı planladım. İlk ikisi bildiğiniz gibi yazıldı. Sıra üçüncüde…İlk yazıda Tour’un ruhunu ve önemini anlatmaya çalıştım. İkinci yazıda genel kurallardan ve bu sene koşulacak etabın özelliklerinden bahsettim. Bu yazıda ise takımları ve sporcuları analiz etmeye çalışacağım. Teknik bir yazı olacak. Umarım sizleri sıkmam…

Üçüncü yazı için takım kadrolarının açıklanmasını bekledim. Kadrolar 2 gün önce açıklandı. İlk etap ise bugün (5 Temmuz) öğleden sonra başlayacak. Bu sene 22 takım yarışacak. Her takımın 9 tane bisikletçisi var. 21 etap boyunca 3600 km’den fazla yol katedilecek ve bu dev organizasyonu 13 milyondan fazla kişinin izlemesi bekleniyor. Takımların kendi kadrolarına göre farklı hedefleri var. Örneğin bazı takımlar sadece etaplardan birini ve /veya birkaçını kazanmak için geliyorlar. Bazı takımlar sprint mayosunu (yeşil mayo) kazanmak istiyor. Bazı takımlar ise sarı mayoyu almak istiyorlar (yani Tour’u kazanmak istiyorlar). Bir de tecrübelerini arttırmak ve mayolarının görünmesini sağlayarak sponsorlarının reklamını yapmak isteyen küçük bütçeli takımlar var.

İşte önemli takımlar ve bunların sporcuları:

Team Sky:

Son 2 yılın sarı mayo sahibi takımla başlamasaydık olmazdı. 2012’de Bradley Wiggins, 2013’de ise Chris Froome sarı mayoyu aldı. Bir İngiliz takımı için hayal bile edilemeyecek bir başarıydı. Bir gazeteci 2012 Tour sonrası “Bu İngilizlerin Waterloo’dan sonra Fransızlara karşı aldığı en büyük zafer” diye yazdı. 2012 Tour’dan sonra Wiggins’e İngiliz kraliçesi “Sir” ünvanı verdi. Wiggo’nun saraydaki hali gerçekten çok komikti. 2012 turu tarihe Tour de Sky olarak geçti. Medya devi Sky’ın sahibi olduğu bu takım bu sene de Chris Froome ile sarı mayonun en önemli adayı. Yalnız bu sene durum biraz farklı…Takım 2014 Tour’a biraz sancılı geldi ve bu sene çok formda rakipler var. Üstelik astım nedeniyle kortison içerikli sprey kullanan Froome’un da bu sene aşırı baskı altında ve biraz da kırılgan olduğu konuşuluyor.

Team Sky tamamen Froome odaklı kurulmuş. Kadroda sürpriz yok. Her ne kadar bu sene Wiggings’in de Froome’a yardım için gelebileceğini düşünenler var idi ise benim hiçbir zaman böyle bir beklentim olmadı. Böyle bir denemeyi son olarak Kazak takımı Astana, Lance Armstong ile Albetro Contador’u birlikte Tur’a getirerek yapmıştı. Sporcuların yarısı Lance’ın, diğer yarısı da Contador’un domestiği idi. Her ne kadar Contador sarı mayoyu kazandıysa da bunun iyi bir formül olmadığı anlaşıldı.  2009 Tour’u Lance’ı seyrettiğimiz son Fransa Turu olmuştu. Wiggins evinde televizyondan turu seyredecektir ve muhtemelen turun son günü Garmin patronu ile yeni sözleşmesini yapıp eksi takımı Garmin’e geçecektir (bu biraz da Garmin’in ve Talansky’in performansına bağlı olacak).

Takımda Froome’un en büyük yardımcısı Richie Porte olacak. Zirvelerde Froome’u geçen yıl olduğu gibi taşıyacak mı göreceğiz. Avustralyalı bisikletçinin bu seneki formu geçen seneden biraz kötü. Takımın en büyük eksikliği geçen sene de olduğu gibi iyi bir yol kaptanlarının olmaması. Yarış sırasında kontra ataklara karşı hızlı bir şekilde karar verip takımı yönlendirecek bu tip tecrübeli sporcuların önemi geçen sene Tour şehrinden başlayan 13. etapta bir kez daha ortaya çıkmıştı.

Bence bu sene Froome’un ve Sky’ın işi geçen senekinden çok daha zor. Takım��n kadrosunun yeterli olmadığını düşünüyorum. Porte’dan başka Fromme’a zor anlarında yardım edecek form durumu yüksek bir sporcu yok. Üstelik diğer takımların ataklarını nötralize edecek takım güçlerinin de daha zayıf olduğunu düşünüyorum.

Tinkoff-Saxo

Sıra 2 Tour, 2 Vuelta ve 1 Giro şampiyonu Contador’un takımında…Şimdiden söyleyeyim bu sene benim şampiyonluk adayım çoğunluğun aksine Alberto Contador. Herşeyden önce çok formda. Hatta geçen hafta takımın sportif direktörü gazetecilere Contador’u hiç bu denli formda görmediğini söyledi. Bu form durumunu geçen ay Criterium du Dauphine Libere’de de görmüştük. Ancak aynı yarışta domestiklerinin onun formundan ne derece uzakta olduğunu da gördük. Son etapta dağlarda yanında takımından kimsecikler yoktu. Üstelik bu sene Romain Kruziger’de Tour’a gelmedi. Geçen sene Mont Ventoux etabındaki Porte+Froome, Kruziger+Contador savaşı ve Froome’un yaptığı efsane atak uzun yıllar unutulmayacak…

Contador’u dağlarda Jesus Hernandez, Segio Paulinho taşıyacaktır. Bu sporcular yanında olmasa bile Contador’un tecrübesi ve form durumu ile ataklara karşılık verebileceğini düşünüyorum. Bir de genç Polanya’lı Rafael Majka’ya dikkat. Olur ya Contador’a erken dönemde bir şey olursa (kaza, sakatlık vb) Majka sarı mayoyu zorlamak için tarihi bir fırsat bulacaktır (geçen seneki Quintana / Valverde örneğinde olduğu gibi).

Movistar 

Aynı geçen sene olduğu gibi, bu İspanyol takımında bu sene de İspanyol lobisi ağır bastı ve takım İspanyol Valverde için buraya geldi. Halbuki ellerinde geçen yılın Tour ikincisi, bu senenin Giro şampiyonu Quintana (Kolombiya) gibi muhteşem bir sporcu varken. Üstelik bu sporcu geçen sene hiçbir arkadaşının desteğini almadan (bütün takım Valverde’ye çalışmıştı) tek başına Froome’a direnen tek sporcu olup Valverde’ye 8 dakika kadar zaman farkı atmıştı…Eğer Valverde yerine bu muhteşem kadro ile Quintana gelseydi bence kesin favori idi. Gerçekten yazık oldu.

Peki Valverde ne yapar? 34 yaşındaki eski Vuelta şampiyonunun bu sene Tour şampiyonluğu için son şansı. Her ne kadar iyi bir sene geçirdiyse de ve her ne kadar son yıllarda zayıf yönü olan zamana karşısını geliştirdiyse de, bence formda bir Contador’a karşı şansı olmayacaktır. Üstelik Jesus Herrada, Benat Intxausti, Ruben Plaza, Ion Izagirre gibi kimsede olmayan muhteşem domestiklerle geliyor olmasına rağmen.

Movistar’ın Valverde için sürekli atak yapacağına, kontra oluşturmaya çalışacağına eminim. Orica ile birlikte Movistar’ın pelatondaki en hareketli takım olacağını zannediyorum. Geçen yılki 13. etabın acısını çıkarmak için fırsatını bulduğunda Sky ve Tinkoff-Saxo’nun önüne atak yapacaklardır.

Garmin

Bu Amerikan takımını Andrew Talansky nedeniyle 4. sıraya aldım. Garmin ve Amerikalı sporcuları Talansky bu sene Criterium du Dauphine Libere’de herkesin ağzını açıkta bıraktılar. Sayelerinde hayatım boyunca unutmayacağım bir son etap izledim ve bu etapla Contador ve Froome’u resmen yola gömdüler. Hiç büyük tur şampiyonluğu bulunmayan 25 yaşındaki Talansky ilginç bir sporcu. Ne zaman, ne yapabileceğini kestiremiyorsunuz. Henüz gerçek bir “winner” olmadı. Eğer Contador’a bir şey olursa Froome’u zorlayacak isimlerin başında gelecektir.

Garmin bu sene ilginç bir kadroyla geldi. 1.90 üzerinde 3 sporcuları var. Diğerlerinden ikisi de 1.80 üstü. Hani dinlenme günlerinde takımlar tek pota maç yapsalar kesin Garmin kazanır. Bu devlerden birisi sırf Arenberg etabı (5. Etap) için kadroya alındı. Bu dev, 1.97’lik Belçikalı Van Summeren… 5. Etap’ta Cancellara’nın en büyük rakibi olacak. Dokuz adet pave sektörün geçileceği bu etapta üstelik yağmur bekleniyor (inşallah yağar). Eğer yağmur yağarsa sporcuların yarış sonu hallerini görmenizi isterim…

Astana

Kazakistan Devletinin sponsor olduğu bu takım İtalyan Nabali ile sarı mayoyu zorlamaya çalışacak. Messina’lı bu İtalyan daha önce 1 Giro, 1 Vuelta şampiyonluğu kazanmıştı. Eğer Tour’u da kazanırsa yarışan sporcular içinde 3 büyük turu kazanan ikinci sporcu olacak (Contador’dan sonra). Ancak bence bu çok uzak bir hayal. Bu sene Nibali çok formsuz. Üstelik de takımla arası hiç de iyi değil (eski olimpiyat şampiyonu ve Kazaklar için yaşayan efsane olan takım direktörü Vinokrouv ile arası müthiş açık).  Nibali için ilk 3’e girmesi bence büyük bir başarı olur.

Takımda geçen yıl Tour 7.si olan Danimarka’lı Jakob Fuglsang’da var. Ama bu sene sadece bazı etapları zorlayabileceğini düşünüyorum. Eski Giro şampiyonlarından Scarponi’de kendine oynayıp, bir dağlık etap almaya çalışacaktır.

Belkin

Hollanda’lı takım sessiz sedasız 27 yaşına gelen Bauke Mollema için Tour’a geliyor…Geçen sene genel klasmanda 6 olan Mollema bu senede de ilk 10’a girecektir. Ama Tour şampiyonluğu bana kalırsa hayal ötesi. Yalnız takımın 2-3 etap kazanacak kadrosu var. Özellikle Arenberg etabını Sep Vanmarcke zorlayacaktır. Lars Boom ve Bram Tankink’de iyi gününde olursa etap alabilir.

Katusha

Rusya’nın desteklediği Katusha Tour 2014’e kadroda büyük bir süprizle geldi. Onurlu ikinciliklerin adamı “el purito-puro” lakaplı Joaquim Rodriguez’i takıma son dakikada dahil etti. Katıldığı çoğu yarışta birinci olmasa bile podyum gören  Rodriguez’in geçirdiği sakatlıktan sonra Tour’a gelmesini hiç beklemiyordum. Geçen yılki Tour’u genel klasmanda 3. bitiren “el purito’nun” form seviyesi bilinmiyor. Ancak sakatlıktan hemen sonra Tour’u bile tamamlaması bence büyük başarı olur.

Asıl bu sene Norveç’li sporcu Alexander Kristoff’a dikkat etmek gerekli. Bu sene çok formda, Milan-San Remo’yu tüm favorilerin önünde kazandı. İlginç özellikleri olan bir sporcu. Sptint atıyor, klasik kazanıyor, üstelik yokuşu da fena değil. 26 yaşındaki bu genç sporcunun belki de bu Tour dönüm yılı olabilir. Tour’u kazanamaz, ama çok önemli işler yapabilir. Cancellara’nın önünde Arenberg etabını alması bile unutulmaz olur.

Omega Pharma Quick Step

Halen yarışan ve hatta yaşayan en iyi sprinter olduğuna inandığım İngiliz (Man Adalı) Mark Cavindish’in takımı…Aslında çok yönlü bir kadrosu var. Cavindish’in lead out adamı Mark Renshaw’da Tour’a geldi. Pettachi de sprint treninde var. Cavindish şu anda 25 olan Tour etap galibiyet sayısısını (muhteşem bir rakam) daha da artıracaktır. Bu denli yıpratıcı etaplarda yeşil mayoyu alacağını zannetmiyorum ama bu sene Peter Sagan ve Marcel Kittel’e karşı daha kuvveti olacaktır. Yeşil mayo için benim favorim Cannondale’li Slovak bisikletçi Peter Sagan.

Gelen klasman için ilk 10’a girecek Polanya’lı genç yetenek Michal Kwiatkowski’yi de unutmamak gerekli. Keşke Polanya’lı başka bir takımda olsaydı ve takım onun üzerine kurulsaydı. Jan Bakelants ve Niki Tempsra’nın da etap alabileceğini düşünüyorum. Bir de 26 Temmuz’da koşulacak bireysel zamana karşı için favori isim Tony Martin’i de unutmamak gerekli.

Giant Shimano

Geçen yılın flaş takımı bu senede Marcel Kittel’le sprint etapları kovalayacak. Geçen sene Kittel tam 4 sprint etabı aldı. Bu sene eğer  rakipleri Cavindish ve Sagan etap sonlarında geçen yılki kadar şanssız olmazsa aynı başarıyı elde edemez. Tabi Greipel’i de unutmamak lazım. Kittel yeşil mayo için Sagan’ı zorlayacaktır. Paris etabında da Cavendish’le fotofinişe kalabilir. Bakalım hangisi kazanacak…

Lotto Belisol

Belçika takımı genel klasman için Jurgen Van Den Broeck’u, sprint için de Alman “Godzilla lakallı” Andre Grepiel’i getiriyor. Van Den Broeck eğer sorun yaşamazsa ilk 10’a girecektir. Greipel’de Cavindish kadar iyi bir sprint trenine sahip olmasa da, 1-2 sprint etabı kazanabilir. Yeşil mayoyu alacağını zannetmiyorum. Uzun etaplarda ve yokuşlarda Sagan kadar iyi değil. Takımda bir de üstüste 9. büyük turunu koşacak olan 33 yaındaki Avustralya’lı sporcu Adam Hansen var. Dile kolay ardarda 8 büyük turu bitirmiş, dokuzuncusunu tamamlamaya çalışacak…Geçen hafta bir röportajında Hansen şunu söyledi: “Evde oturup hanımın dırdırını dinlemektense otobüslerde, otel odalarında, bisiklet üzerinde, doping kontrol odalarında olmak…Böylesi daha keyifli.”

BMC

Genel klasman için Amerikalı TJ Van Garderen ile gelen Amerika’lı takım bence bu sene Tour’a oldukça sönük geldi. TJ ilk 10’a girebilir. Ama hiçbir zaman Froome ya da Contador’u zorlayamaz. Asıl Belçika’lı klasik ustası Greg Van Avarmaet’e dikkat etmek lazım. Yine 5. etap için gelen bir sporcu. İşte bu yüzden Tour çok zor geçecek. Sadece 5. etabı (Arenberg etabı) almak için bile özel takım kuruyorlar…

Orica GreenEdge

Geçen yılın bence en başarılı takımı idi Orica. Sıfırdan kurulmuş yeni bir takım olmasına rağmen çok sayıda etap aldı ve Simon Gerrans ile 5 etap boyunca sarı mayoyu üstünde taşıdı. Ancak bu sene Tour’da etap kazanan ilk Afrika’lı (G. Afrika) olan Impley’in gelmesine üzüldüm. Geçen sene müthiş bir tur çıkarmıştı. Maalesef geçen hafta “probenecid testi” pozitif çıkmış. Avustralya takımı 3 Simon ile (Simon Gerrans, Simon Clarke, Simon Yates) etap galibiyeti peşinde koşacaklardır. Sarı mayo ya da yeşil mayo ile işleri yok. Ancak etap için sürekli atak yapacaklarına ve en hareketli takımlardan biri olacağına eminim.

Trek Factory

Tour’un takipçileri “yine mi Andy” diyecekler…Evet bu senede Andy Schleck’i yokuşlarda pelatonun arkasından koparken göreceğiz. 2010 Tour şampiyonundan bu sene abisi Frank ile birlikte gelmiş olsa da ümitli değilim. Andy için ilk 10 bile iyi bir derece olur. Keşke Trek başka bir genç yeteneğe yatırım yapsa…

Benim için asıl sürpriz Fabian Cancellara’nın Tour’a gelmesi oldu… “Spartakus” lakaplı İsviçre’li bu sporcu pelatonun en saygıdeğer şahsiyetlerinden birisi. Eski Dünya şampiyonu sporcunun 3 Ronde, 3 Paris-Roubaix, 1 Milan San Remo birincilikleri var. Tam bir klasik ve zamana karşı  üstadı ve Tour’a 5. Etap için geliyor (aslında gelmeyecekti). Ayrıca bireysel zamana karşı etabınının da favorisi…

Lampre

İtalyan Lampre 2013-14 sezonu yol bisikleti Dünya Şampiyonu unvanlı Rui Costa’nın takımı. Bakalım gök kuşağı renkli Dünya Şampiyonluk mayosu Portekizli Costa’ya Tour’da uğur getirecek mi? Daha çok rouler özelliğine sahip olan Rui Costa Tour’a genel klasman için gelmiyor. Bir iki orta sertlikte etabı zorlayacaktır. Hafif zirvelerde de sürpriz yapıp mayosunun hakkını verebilir. Lampre’nin kadrosunun geçen senelerden daha zayıf olduğunu düşünüyorum. Bakalım takım olarak ne yapabilecekler.

Cannondale

Bir diğer İtalyan takımı olan Cannondale kadrosunu tamamen geçen yılın yeşil mayo sahibi Slovak Peter Sagan üzerine kurdu. Bu yılki amaçları da Slovak bisikletçiye yeşil mayoyu kazandırmak. Bunu başaracaklarına inanıyorum. Her ne kadar Cavindish ve hatta Kittel, Sagan’dan daha iyi sprint atabilseler de, Sagan’ın yokuş performansı çok daha iyi ve etap içindeki sprint kapılarından yine yeşil mayo puanlarını toplayacaktır. Bu arada Sagan’ın çok yetenekli bir sporcu olduğunu düşünenlerden birisiyim. Yokuşlarda bu sene bir sprinter için müthiş iş çıkarabilir. Disiplinsiz bir mizacı olduğu bilinen bu genç Slovak önümüzdeki 2-3 yılda olgunlaşırsa Cancellara gibi çok iyi bir klasikçi de olabilir. Bence bu çocuğa bir Belçika takımı lazım…Takımdaki diğer bisikletçiler mi? Onlar Sagan’ın işçi arıları…

Ve Fransız Takımları

Tour’u kazanan son Fransız Bernard Hinault. Kazanma yılı 1985…Tam 29 yıldır Fransızlar gurur duydukları bu organizasyonda şampiyon olamıyorlar ve bu sene de olamayacaklar. Fransızlar için ne büyük acı…Bu sene pelatondaki Fransız takımları FDJ, AG2R  Mondiale, Europcar ve Cofidis’in bu seneki kadrolarında da Tour’u kazanabilecek bir bisikletçi yok. Belki Pierre Roland, Jean-Cristophe Perud, Romain Bardet, Cristophe Riblon, Thiaut Pinot gibi Fransız sporcularla birkaç etap galibiyeti alıp Tour’a fransız kalmazlar. Bence Bastille günlerinde (14 Temmuz) Mulhouse/La Planche des Belles Filles  etabını kazanmaları bile onlara 5 yıl yeter…

Tour boyunca tekrar görüşmek dileğiyle

 Hakan Özdemir

Etiketler:

bisiklet | blog

Tour başlıyor 2

Hakan Özdemir 30. Haziran 2014 09:32

Fransa Bisiklet Turu (Tour de France) UCI World Tour kapsamındaki en önemli bisiklet yol yarışı. Mayıs’ta koşulan İtalya Bisiklet Turu (Giro d’İtaly) ve Ağustos’ta koşulan İspanya Bisiklet Turu (La Vuelta) ile birlikte 3 haftalık büyük turlardan biri ve hiç şüphesiz en önemlisi. 1903 yılında L’Equipe gazetesinin satışlarını arttırmak için yapılan yarış günümüzde dünyanın en çok izlenilen spor organizasyonlarının başında geliyor ve bir çok ünlü gazete ve T.V. kuruluşu bu büyük organizasyonu takip ediyor ve naklen yayınlıyor. Temmuz ayında gerçekleştirilen Fransa Bisiklet Turunu bırakın kazanmayı ya da dereceye girmeyi, bitirmek bile bir sporcu için büyük onur. Yaklaşık olarak 3500 km’ye yakın bir mesafenin koşulduğu Tour’da 20-22 arasında etap oluyor ve her bir etap farklı bir günde tamamlanıyor. Üç hafta boyunca 1 ya da 2 gün dinlenme günü olarak kabul ediliyor ve o günü sporcular daha çok uzun mesafeler arasındaki nakille geçiriyorlar. Modern dönemlerde 20’nin üstünde takımın 9’ar sporcuyla katıldığı Tour aslında çok kompleks bir lojistik organizasyon gerektiriyor. Takımların, hakemlerin,  yayın kuruluşlarının, teknik ekiplerin ve ekipmanların transferi ve konaklaması Tour’un seyri açısından büyük bir öneme sahip. Örneğin bu sene tüm takımların yarışın başladığı İngitere’den Manş Denizini geçerek Kuzey-batı Fransa’da Lille’e ulaşmaları, daha sonra kuzey-doğu Fransa’ya geçerek, oradan saat yönü hizasında güneye Alplere inmeleri ve oradan da batıya döneren İspanya sınırındaki Pirene dağlarına ulaşmaları ve her zaman olduğu gibi son etabı Champs Elysees’de tamamlamaları gerekiyor.

Etap uzunlukları ve profilleri her sene turu organize eden ASO (Amaury Sport Organisation) tarafından aylar öncesinden belirleniyor ve ilan ediliyor. Her etabı kazanan sporcu UCI tarafından 20 puanla ödüllendiriliyor ve genel klasmanda en iyi zamanı elde ederek son etaba gelen sporcu sarı mayonun sahibi oluyor. Sarı mayo 200 puan ve 450.000 euro değerinde. Sarı mayoyu kazanmak bir bisikletçinin kariyeri boyunca ulaşmak için çalıştığı en büyük hedef. Genel klasman sporcuların o güne kadar aldıkları zaman dereceleri ile oluşuyor ve her yeni bir etaba başlarken en iyi toplam zamanı elde eden sporcu o günü sarı mayo üzerinde geçiriyor. Günün sonunda bir başka bisikletçinin toplam zamanı daha iyi ise (yani genel klasmanda birinciliğe yükseldi ise) o bisikletçi sarı mayonu geçici olarak elde etmiş oluyor. Sarı mayo yani genel klasman manosu en değerli mayo. Kırmızı benekli mayo ise zirve finişlerindeki puanların toplamı ile ölçülüyor ve bu sene 25.000 euro ile ödüllendirilecek. Bir de sprinterlerin yarıştığı yeşil mayo var. Bu mayo ise sprint etaplarının ve sprint kapılarından elde edilen puanlara göre sahibini buluyor ve bu sene kırmızı benekli mayo gibi 25.000 euro ile ödüllendiriecek. Yirmibeş yaş altı bisikletçilerin genel klasmanı ayrıca tutuluyor ve bu genç gruptan en iyi dereceyi elde eden sporcu beyaz mayoyu hakediyor. Yol bisikleti büyük tecrübe gerektiren bir spor. Bu nedenle 25 yaş bu spor için kariyerin başı olarak kabul ediliyor. O nedenle beyaz mayo kategorisi ayrıca oluşuyor ve ödüllendiriliyor. Bu arada para ödülünü kazanan sporcu elde ettiği geliri takımı ile paylaşıyor. Çünkü aslında kendisi tek başına bir hiç…

Her ne kadar sarı mayoyu yani genel klasmanı tek bir sporcu kazansa da yol bisikleti tamamıyla bir takım sporu. Uzun yıllar çeşitli spor dallarını ile ilgilenmiş ve fanatiklik derecesinde takip etmiş biri olarak yol bisikletinin takım sporlarının  ve taktik analizin zirvesi olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Her takım 9 sporcudan oluşuyor ve her bir sporcunun Tour boyunca belirlenmiş özel bir görevi var. Takımlar kadrolarında genel klasman için yarışacak bir sporcu bulunduruyorlar (gruptaki ana kraliçe arı gibi düşünebilirsiniz) ve takım iskeletini onun üzerine kuruyorlar. Bu sporcu takımın ilk sırt numaralı mayosunu giyiyor ve takımların ana hedefi bu sporcuya sarı mayoyu giydirmek oluyor. Diğer takım elemanları (işçi arılar) liderlerini kazandırmak için her türlü fedakarlığa hazırlar (hiçbir spor dalında kendi dereceye giden bir sporcu takım liderine yardım için tekerleğini ona vermez). Takım liderleri her zaman iyi dağ tırmanıcıları oluyor, çünkü zaman farkları dağlarda oluşuyor. Bazı takımlar etap kazanmak ve yeşil mayoyu almak için özel sprinter özelliği olan sporcuları da takıma dahil ederek onlara yardımcı bir kadro da oluşturuyorlar. Ancak sprinterlerin sarı mayoyu kazanma ihtimalleri olmuyor. Çünkü patlayıcı kas yapısına sahip bu sporcuların dağlık etapları önde tırmanmaları mümkün değil.

Tour’u kazanmak aslında bir savaşı kazanmak gibi…Çok ciddi bir taktik analiz gerekiyor. Taktik değerlendirme her etap için değişebileceği gibi etap içinde bir iki dakikada bile değişebiliyor. Burada hızlı karar vermek (Napolyon), doğru analizi yapmak (Amiral Nelson) ve iyi haberleşebilmek (Welllington Dükü Arthur Wesseley) büyük öneme sahip. Bir de coğrafyayı çok iyi bilmek gerekli (Yarbay Mustafa Kemal). Tıpkı savaş meydanlarında olduğu gibi… Ancak buradaki sporcular, savaşçılardan çok farklı. Yol bisikleti derin felsefesi olan bir spor. Yazılı kuralların dışında pelaton (yarış sırasında sporcuların oluşturduğu büyük grup) tarafından belirlenen yazılı olmayan kurallar da var. Bu kurallar uzun yıllardan beri oluşmuş etik değerlere dayanıyor. Spor ahlakının en yoğun hissedildiği bir spor, yol bisikleti. Bisiklette haksız kazanç elde etmek hoş karşılanmıyor. Yıllar önce çok kritik bir etapta genel klasman için yarışan iki sporcunun zirvede yaptığı atak sırasında zinciri atmıştı. Diğer sporcu atağına devam ettiği için uzun süre eleştirildi ve pelaton tarafından dışlandı. Atağa devam eden sporcu rakibinin zincirinin attığını görmediğini, eğer görse idi bu kritik aşamada atağına devam etmeyeceğini basın karşısında açıklamak zorunda kaldı. Yine başka bir yarışta genel klasmanda önemli bir sporcunun canlı yayın motorsikletine çarpıp düşmesi sonrasında bütün pelaton yavaşlayıp o sporcunun yetişmesini beklemişti.

Tour’la ilgili bu genel bilgilerden sonra biraz da Tour 2014’ün etaplarına ve takvimine daha yakından bakmak istiyorum. Bu sene Tour’da 21 etap var. İki gün dinlenme günü. Yarışlar 5 Temmuz’da Leeds’de başlıyor ve 27 Temmuz’da Paris’te bitecek. Yirmibir etabın 9’u düz etap. Beş adet dağlık etap var. Altı etap ileri derecede dağlık ve zirve finişi ile bitecek. Bir gün ise bireysel zamana karşı etabı koşulacak. Bu etapta düz bir etap sayılmaz. Bu sene takım zamana karşı etabı olmayacak. Etaplarda ilk 3’e giren sporculara da bonus zamanlar (zaman modifikasyonları) verilmeyecek. Diğer yıllara ve özellikle geçen yılki Tour’a bakıldığında orta sertlikte bir etap profilinden bahsetmek mümkün. Kaçırmamanızı önerdiğim etaplar şöyle:

Ypes-Arenberg etabı (5. Etap-9 Temmuz): Arenberg’in 9 adet pave yol geçişi muhteşem olacak. Birinci Dünya Savaşının önemli cephelerinden geçeceğimiz bu etebı seyrederken tarihin karanlık sayfalarını hatırlayarak bir kez daha barışın önemini anlarız umarım.

Tomblaine-Gerardmer La Mouselaine etabı (8. Etap- 12 Temmuz): Son 40 km’de 3 zirve var ve yarış zirve finişi ile bitecek. Platini’nin şehrinden geçeceğiz. Dağlarla ilk buluşma olacak. Herkes Froom’un son form durumunu burada görecek.

Cerardmer-Mulhouse etabı (9. Etap- 13 Temmuz): 6 adet tırmanış var. 1. derece kategoriden (en zor kategori) La Mauselaine zirvesine çıkılacak. Temmuz ortasında hangi sporda kar görebilirsiniz?

Mulhouse-La Planche des Belles Filles (10. etap-14 Temmuz): Fransızlar bu etabı özellikle Bastille gününe koymuş. Tüm Fransız sporcular bu özel günde zirveyi ilk görmeye çalışacaklardır. 4 adet 1. derece zirvesi olan muhteşem bir etap olacak. Üstelik önceki 2 günün yorgunluğu üzerine koşulacak. Burada kazanan belli olmaz ama kaybedenler belli olacak. Sakın kaçırmayın.

St Ettiene-Chamrousse etabı (13. Etap, 18 Temmuz): 1730 m rakımlı ünlü Chamrousse zirvesinde bitecek 197 km’lik etapta 1. dereceden 1154 rakımlı Col de Palaquist tırmanışı da var. Etap sırasında Tour’un tarihi günlerini bir kez daha hatırlayacağız.

Corcassone-Bagneres-de-Luchon etabı (16. Etap, 22 Temmuz): En uzun gün (237.5 km). Altı saatten fazla sürmesi bekleniyor. Üstelik 1755 m’lik Port de Bales zirvesi geçilecek. Port de Bales’deki seyirciyi görmek için bile bu etap seyredilir. Bence bu seneki Tour’un en iyi etabı olacak. Tour 2014’e gitseydim kesin Port de Bales son 5 km’de olmak isterdim. Bu etabı niye salıya koymuşlar ki?

Saint Gauden-Saint Lary Plad’Adet (17. Etap, 23 Temmuz): 3 adet 1. derece zirve var. Pirenelerin muhteşem orman manzarasında nefes kesici bir zirve olacak. Bu etabı sadece çok iyiler kazanabilir. Şimdiden Froom ya da Contador’un etabı alacağını söyleyebilirim. Sanırım sarı mayonun galibi Saint Lary Plad’Adet zirvesinde belli olacak. Çarşamba günü ne yapın yapın mutlaka işten erken çıkın.

Bergerec-Periqueux etabı (20. Etap, 26 Temmuz): 54 km’lik zamana karşı etabı hafif yokuşlardan oluşuyor. Rakım 50 m ile 212 m arasında değişecek. Üstelik teknik virajlar da var. Eğer birinci Saint Lary Plad’Adet zirvesinde belli olmamışsa muhteşem bir etap olur. Bir iki saniye bile önemli olacaktır. Çünkü bir gün sonra sporcular Paris’e ulaşabilmeyi bisiklet üstünde şampanya içerek kutlayacaklar. Ne demiştik, güzel Paris’e ulaşmak bile kazanmaktır…

Evry-Paris Champs Elysess etabı (son etap, 27 Temmuz): Hangi spor dalında sonucu belli olmuş maç bu denli zevk verebilir. Bisikletçiler kurtuluş orduları gibi gurur içinde Paris’e güneyden girecekler. Antony, Claremont, Lourve önünden geçerek Concorde meydanı ve son olarak Champs Elysees’ye selam duracaklar. Arc de Triomphe önünden dönerken tarihe geçmenin gururu içinde sokaklardaki ve TV’leri başındaki milyonlar tarafından çılgınca alkışlanacaklar… 

Sevgiyle kalın

 

 Hakan Özdemir

Etiketler:

bisiklet | blog

Başlarken

Glokom-Net sitesinde glokoma ilgi duyan asistan ve uzman arkadaşlar için birçok konuda bilgi mevcuttu, ancak güncel bilgilerin, daha kolay takip edilebilen, daha sıcak ve daha yakın  bir formda olmasını, blog formatının avantajlarını kullanarak sürdürmek istedim, hepinize yararlı olması dileklerimle.

Prof. Dr. Halil Ateş

 

facebook

www.facebook.com/glokom.net adresinden siteyi takip edebilirsiniz.

İçindekiler

Yazı başlıklarına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

Son yorumlar

Comment RSS

Bulut

Aylara Göre