Avignon’dan, Hollanda’nın Portakalına

Hakan Özdemir 19. Temmuz 2014 11:07

Tour de France (TdF)  hemen hemen her yıl güney Fransa’daki Provence bölgesinden geçer. Mis kokulu lavanta tarlaları ve tarihi kentleri ile ünlü bu güzel topraklar bence Fransa’da mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Pelaton 20 Temmuz Pazar günü koşulacak Tallard-Nimes etabında Provence bölgesine selam duracak. Etabın son çeyreğinde bölgenin en güzel şehri Avignon’un yaklaşık 20 km güneyinden geçeceğiz. İşte ben sizlere bu yazımda yalnız bölgenin değil, bence tüm Fransa’nın en güzel şehirlerinden birinden, Avignon’dan ve onun Hollanda’ya kadar uzanan ilginç hikayesinden bahsedeceğim.

Avignon tarihi binaları, eski şehri çevreleyen surları, dar ortaçağ sokakları, şarkılara konu olmuş tarihi köprüsü ve müzeleri ile ünlü bir şehir. Muhteşem doğası yanında şehrin ortasından kıvrılarak akan Rhone nehri de bölgeye ayrı bir güzellik katıyor. Tarihsel açıdan Avignon’u ayrıcalıklı kılan en önemli özellik, bir dönem Papalık merkezinin burası oluşu. 14. yüzyılda görev yapan papalardan bir bölümü bu şehre o derece hayran olmuşlar ki, 70 yıla yakın bir süre, Roma’daki (Vatikan) papalık merkezini bırakıp, günümüzde de hala ziyaret edilebilen Le Palais des Papes’de (Avignon Papalık Sarayı) yaşamışlar. Avrupa’nın en büyük gotik sarayı olan Le Palais des Papes günümüzde Fransa’nın en çok gezilen 10 tarihi mekanından biri (yılda 650 bin kişiden fazla ziyeretçi alıyor).  Saraya komşu Saint Benezet köprüsü de Avignon’da mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. 12. Yüzyılda inşa edilen köprünün günümüzde sadece yarısı ayakta kalmış durumda. Rhones nehri’nin taşkın sularından bir çok kereler yıkılan köprü 17. yüzyıldan itibaren onarılmayarak kalan kısımları koruma altına alınmış.

Saint Benezet Köprüsü’nün arkasında Le Palais des Papes (Papalık Sarayı) görülmekte.

Avignon, Tour’un düzenlendiği Temmuz aylarında bir başka güzel oluyor. Her yıl Temmuz ayı içinde bu şirin kentin tarihi sokaklarında dünyaca ünlü Avignon Sanat Festivali (Tiyatro Festivali olarak da isimlendiriliyor) yapılıyor. Bu seneki festival 2 Temmuz’da başladı ve 27 Temmuz’da Saint Benezet köprüsündeki müzik etkinliği ile sona erecek. Her sene Festival’in en önemli gösterisi Avignon’un 21 km kuzeyindeki Roma döneminden kalma, eski adı Aurenjo olan bölgedeki amfi tiyatroda yapılıyor. Şimdi sizlere, bu Roma şehrinin, günümüz Hollanda’sına uzanan hikayesini anlatayım.

 

Aurenjo M.Ö. 100’lü yıllarda kurulmuş bir şehir. Yollarıyla, kütüphanesiyle, tiyatrosuyla döneminin en gelişmiş  Roma şehirlerinden biri; bölgenin başkenti. 412 yılında Vizigotların bölgeyi istila etmesiyle birlikte şehirdeki Roma İmparatorluğu hakimiyeti sona eriyor ve yüzyıllar içinde şehrin adı değişen demografik yapıyla birlikte önce “Aurenja”, daha sonra da söylemesi kolay olacak şekilde “Orange” oluyor. Yani bildiğimiz “portakal”. İşte asıl hikaye bundan sonra başlıyor. Aslında Germen soyundan gelen William de Silent (I.William) 16. yüzyılda Orange bölgesinin hakimi oluyor ve zamanla adı William de Orange olarak değişiyor (dönemin tarihçileri gayet konuşkan olan William’a nasıl “Silent” dendiğini  açıklayamazlar, kimbilir o da nereden gelmiştir). Seksen yıl savaşları sonrası protestan William de Orange ve ardılları (II ve III. William) günümüzün Hollanda’sının temellerini atıyorlar. Modern kaynaklarda “Hollanda’nın Babası” olarak geçen William’lar kraliyet rengi olarak da ister istemez orange’ı yani portakal rengini seçiyorlar. Bayraklarından turuncu renk bulunmayan, küçücük ülkelerinde portakal yetişmeyen Hollanda’lıların bu turuncu aşkı işte buradan geliyor.

 

Orange’daki amfi tiyatro günümüzde Avignon Sanat Festivaline ev sahipliği yapmakta. Tiyatro Avrupa’daki en iyi korunmuş Roma dönemi eserlerinin başında geliyor. Tiyatro muhteşem akustiği ile 10.000’den fazla seyirci alabilmekte.


Hollanda’nın kurucularından sayılan William de Orange (sessiz William).


2014 Dünya Kupasındaki Hollanda’lı taraftarlar.

Etiketler:

bisiklet | blog | gezi kültürü

BESANÇON: Bilinmeyen güzel

HalilAtes 13. Temmuz 2014 11:49

BESANÇON: Bilinmeyen güzel

Murat Erbezci

Bundan yıllar önce İzmir Alliance Française’de kültür ateşesi’nin önerisi üzerine gittiğim Besançon’a hayran kalmış ve bu kadar az tanındığına şaşırmıştım. Yıllar sonra, 1885’de bu şehri gören New York Times’tan bir gazetecinin yazdıklarını okuduğumda, onun da benim kadar hayret ettiğini ve Besançon’u bilinmeyen başkent adıyla tanıttığını gördüm.

Şüphesiz bu şehri ilk gördüğünüzde sizi etkileyen ilk şey doğası.  İçinden bölgeye adını da veren Doubs nehrinin geçtiği, yemyeşil bir doğa ile iç içe tarihi bir şehir.  Doğu Fransa’daki Franche-Comté bölgesinin başkenti, Victor Hugo’nun doğduğu şehir.

Bu şehrin tanınmış bir turistik destinasyon olmamasının gezi bütçesi için çok faydalı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.  Kafe’ler, restoranlar ve de oteller Fransa’daki diğerlerine oranla en uygun fiyatlı olanları denebilir. Park ve nehir kenarında lüks bir zincir otel’den (http://www.accorhotels.com/gb/hotel-1220-mercure-besancon-parc-micaud/index.shtml), tarihi şehir merkezinde kiralanabilecek odalara (http://www.lamaisondeverre.com/index.html) kadar çeşitli konaklama imkanları mevcut.  Etraftaki küçük kasaba ve köylerde de bir çok “auberge” bulunabilir.

Şehir merkezi ve merkezin hemen yakınındaki kale (www.citadelle.com) ve Vauban surları UNESCO tarafından kültür mirası olarak sınıflandırılmış.  Louis XIV’ün askeri danışmanı ve mimarı olan Sébastien le Prestre de Vauban tarafından, 16. yy’da Fransızlar İspanyol egemenliğine son verdiğinde inşa edilmiş.  Önemli bir askeri mühendislik eseri olarak kabul ediliyor.

Küçük dar ve sevimli sokakları, eski ve korunmuş binaları, avluları ve de merdivenleri ile yılların etkisinden korunmuş şehir merkezi insanı hayran bırakıyor.  Özellikle yaya yolu olarak düzenlenmiş bölge etkileyici. Şehir merkezinde dolaşırken binaların bazen açık kapılarından başınızı uzattığınızda, çok etkileyici avlular ile karşılaşmanız mümkün.  Bazıları hayret verici bir şekilde, sanki bir köydeymişsiniz hissi verecek kadar sakin ve çiçeklerle dolu. Doubs nehri şehir merkezini yaptığı kıvrım ile şehrin diğer semtlerinden ayırıyor.  Nehrin kenarındaki kafe’lerde oturup, ya da yemyeşil parklarda dolaşırken içiniz huzur doluyor.


Önemli bir koleksiyonu olan güzel sanatlar müzesine Besançon sakinleri küçük Louvre adını takmışlar.   Paris dışındaki en önemli koleksiyonlardan biri olarak kabul ediliyor.  Şu sıralar renovasyon çalışmaları yapılan müze, gezmek için ayrılan zamanın hakkını veriyor.  Şehir merkezinde sevimli bir meydanda yer alıyor.

Besançon bölgesinde özellikle saat üretimi yapıldığı için zaman müzesi (musée de temps) görülebilecek ikinci önemli müze.

Gurme’ler için Besançon ve yöresi çok ilgi çekici olabilir.  Bölgede yetişen Morel mantarı ile yapılmış birbirinden lezzetli yemekler bulmak mümkün.  Comté peyniri ise benim favorilerimden.  Sadece bölgesel inek ırklarından elde edilen süt ile üretimine izin verilen ve çiğ sütten yapılan bu peynirin tadına doyum olmuyor.  Peynirlerden bahsederken, yine bölgesel bir peynir olan ve fırında ısıtılarak yenilen Mont d’Or dan da bahsetmemek olmaz.  Eritilip jambon, patates gibi gıdalarla servis yapılan özel bir tadı olan peynir.  

Isıtılıp eritilen peynirler bölgede mönülerde sıklıkla kullanılıyor.  Köylerde evlerde en çok tüketilen ve en az turistik olanı ise “Cancoillotte”.  Hem Mont d’Or gibi ısıtılarak hem de soğuk olarak yenilebilen ve  yağı çok az olan bir peynir.

Şaraplardan bahsedersek, en özel olanı “Vin Jaune” . Sarı şarap anlamına gelen adını tahmin edebileceğiniz gibi renginden alıyor.  Çok aromatik ve çok özel bir tadı var.  Brandy’i andırıyor.  Fermente olduktan sonra açık fıçılarda 6 ay ile 3 yıl arasında dinlendiriliyor.  Yaşlandırma denilen bu işlem tamamlandıktan sonra şişeleniyor ve 1 yüzyıl boyunca bozulmadığı söyleniyor.

Bölgenin diğer tanınmış şarapları Vin d’Arbois ve Savagnin. 

Eğer Vin Jaune bulabilirseniz, yazımı bölgesel malzemeler ile yapabileceğiniz bir yemek tarifi ile bitireyim.  Tabii yemekten sonra Fransızların yaptığı gibi Vin Jaune ile Comté peyniri yiyebilirsiniz.

Morel mantarlı tavuk, Vin Jaune soslu:

(4kişilik)

1.6-1.8 Kg ağırlığında tavuk

½ soğan

½  pırasa

1 baş sarımsak

Kekik, defne yaprağı, maydanoz

50 gr tereyağı

2 küçük soğan

50 – 100 gr  morel mantarı (bulunamazsa herhangi bir mantar)

½ bardak vin jaune (bulunamazsa dry sherry)

1 bardak beyaz şarap

175 ml krema

Öncelikle tavuğu parçalayınız: bacaklar, kanatlar (bir parça göğüs eti de olacak şekilde), göğüs parçaları.  Yaklaşık 8 parça oluşturacak kadar.  Geri kalan tavuğu ayırın.

Geri kalan tavuk parçalarını iyice parçalayın ve 1.5 litre kadar soğuk su içeren tencereye koyunuz.  Kaynatmaya başlayınız.  Kaynadıktan sonra doğranmış soğan, pırasa, sarımsak ve baharatları ekleyiniz.  Ateşi kısarak iki saat zaman zaman karıştırarak pişirin.  Su 1 lt ye kadar azalmalı ama berraklığını kaybetmemelidir.  Tavuk parçalarını kalan kemiklerden ayırın ve kemikleri atın.

Başta ayırdığımız yaklaşık 8 adet tavuk parçasına tuz ve biber ekleyin.  Geniş bir tavaya bir kaşık yağ ve 25 gr tereyağı koyup ısıtın.  But ve kanat parçalarını tavaya atın ve yavaşça kızartın.  5 dakika sonra göğüs parçalarını da tavaya ilave edin.  Rengi değiştikten sonra her parçayı bir kez çevirin, ısıyı azaltıp iyice pişirin.

Tavuk parçaları pişerken, arpacık soğanların soyun ve ince dilimleyin.  Morel mantarlarının saplarını kesin 2’ye ya da büyük iseler 4’e bölün.  Mantarları soğuk suda yıkayın ve  daha sonra bir kağıt havlu üzerinde kurumaya bırakın.

Tavuk parçaları piştikten sonra tavadan alın ama sıcak kalmalarını sağlayın.  Tava da kalan yağı döktükten sonra, tavayı tekrar ateşe koyun.  Tereyağını erittikten sonra, arpacık soğanlarını atıp pembeleştirin.  Morel mantarlarını ilave edin.  Yumuşadıktan sonra morelleri tavadan çıkarıp bir kenara alın.  Tavada kalan karamelize içeriğe vin jaune ve beyaz şarabı ilave edin ve şurup kıvamına gelene kadar pişirin.  Daha önceden hazırlamış olduğunuz tavuk suyunun yarısını ilave edin (kalan yarıyı pilav yapmak için kullanabilirsiniz).  Bu sosu da yaklaşık olarak 100 ml kalana kadar kaynatın.  Mantarları sosa ilave edin, daha sonra tavuk parçalarını ekleyin.  Kısaca bir süre daha kaynatın.  Kalan tereyağını ekleyin, tuzunu kontrol edin. Servis yapabilirsiniz. 

Yemek ile birlikte içmek için Vin Jaune ya da Chardonnay öneriliyor.

Etiketler:

bisiklet | blog | gezi kültürü

Hillsborough 1989...

Hakan Özdemir 8. Temmuz 2014 12:15

Hillsborough 1989...

Tour de France (TdF) 2014 ikinci etabını da tamamladık. York’dan Sheffield’a uzanan 201 km’lik etap beklenenden çok daha çekişmeli geçti ve etabı sarı mayo adaylarından Nibali aldı. Aslında etapla ilgili yazılacak çok şey var ama ben sizleri biraz geçmişe götürmek istiyorum. Önce yakın geçmişe, sonra çoook uzak geçmişe…

Bisikletçiler yarışın son 15 dakikasında Sheffield şehir merkezine doğru girerken unutulmaz bir spor olayının yaşandığı bir mekana selam gönderdiler. Hillsborough Stadına…Şimdi birlikte eskilere uzanalım ve bu tarihi mekanı hatırlayalım… 15 Nisan1989. İngiltere FA Cup yarı final maçı. Liverpool ve Nottingham Forest karşı karşıya. Liverpool’dan ve Nottingham’dan trenlerle gelen taraftarlar stadı hınca hınç doldurmuş vaziyette… Ve heyacanlı maç başlıyor. Bu sırada Liverpool’a ayrılan tribünlerin gişelerinde bir yığılma meydana geliyor. Dışarda kalan Liverpool’lular stada girmek için gişelere yüklenince güvenlik güçleri sıkışıklığı önlemek için kapıları açıyorlar ve dolu tribünlere doğru bir akın oluşuyor. Maçta henüz ilk dakikalar. Arkadan gelen kalabalık, tribünde maçı seyreden Liverpool’lu seyircilere doğru bir insan seli oluşturuyor ve tam 96 Liverpool seyircisi ezilerek ve nefessiz kalarak göz göre göre hayatlarını kaybediyor... Hillsborough tam 96 kişiye mezar oluyor…

Liverpool bu faciayı hiçbir zaman unutmadı.

 

Sizlere dünya spor tarihinin büyük facialarından birini anımsattım sevgili dostlar…Ama şimdi sıra en büyüğünde…Çok daha gerilere, ortaçağa uzanıyoruz. Yıl M.S. 501. Facia hepimizin çok iyi bildiği bir yerde meydana geliyor. İstanbul’da… Sizlere olayın tam yerini tarif edeyim. Tarihi Yarımada’da Çemberlitaş’tan Gülhane’ye doğru yaklaşık 200-300 metre yürüyorsunuz… Eski İstanbul Adliyesi’nin arkasında, sağ kolunuzda kalan alan. İşte dünya spor tarihinin en büyük faciasının yaşandığı yer; bildiğiniz Sultanahmet Meydanı… İçinde araba yarışlarının yapıldığı, döneminin en büyük hipodromunu barındıran bu bölgede o döneme tanıklık etmiş bazı eserler hala dimdik ayakta. Byzanzion’da İmparator Anastasios dönemi… Araba yarışları en popüler spor ve her geçen gün fanatik gruplar birbirlerine diş bilemekte… İki büyük takım var. Monofizit hıristiyanlığına bağlı olanların desteklediği Mavi Takım ve Khalkedon  hıristiyanlığına inananların desteklediği Beyaz Takım. Yarışlar devam ederken iki taraf birbirine giriyor ve yaşanan kargaşada tam 3000 taraftar ölüyor. Evet yanlış okumadınız, tam 3000 taraftar… Olayın her ne kadar yoğun bir siyasi boyutu da olsa, dünya tarihinin en ağır spor faciası olduğu kesin… Yani bu konuda dünya rekoru açık ara bizim topraklardan, İstanbul’dan…

Döneminin en büyük spor mabedi: Hipodrom.

Etiketler:

bisiklet | blog | gezi kültürü

Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında

HalilAtes 7. Temmuz 2014 20:27

Hakan'ın Tour yazıları çok ilgi gördü. Yazmaya devam edecek. Tour'un geçtiği yolları anlatacak belki birkaç yazı da sizlerden gelebilir?? Bu yüzden Blogu gezi kültürü yazılarına da açmak istiyorum. Bu bağlamda sizlerin de yazılarınızı yayımlamaktan mutluluk duyacağım. Geçen hafta Brugge'a gittim, gezi boyunca yanımda taşıdığım kitap John Steinbeck'in "Köpeğim Charley ile Amerika Yollarında"'sı oldu. Steinbeck'in romanlarını okuduğunuzu tahmin ediyorum, dilinin akıcılığını ve hikayesinin dolgunluğunu bilirsiniz, bu kitabı bir gezi kitabı. Steinbeck, köpeği ve karavanı ile Amerika'yı geziyor, sıcak anlatımıyla elinizden bırakamayacağınız bir yaz kitabı olacağını tahmin ediyorum, tavsiye ederim.

Etiketler:

gezi kültürü

Ruttmann; Berlin, bir şehir için senfoni

HalilAtes 26. Ekim 2013 00:22

Enis Batur'un "Siyah, sert: Berlin" kitabı Ruttmann'ın Berlin'i ile tanışmamı sağladı. Görmenin aynı zamanda aktarmak olabileceğini de hissettim bu çalışmayla, tıpkı bilinen hayatın oluşumundan 8 milyar yıl önce yani 13.1 milyar ışık yılı uzaktan gelen bir galaksinin (z8-GND-5296 galaksisi) ışığını bugün gördüğümde duyduğum heyecanla izledim belgeseli.

Etiketler:

blog | gezi kültürü | sinema

Uveitik glokom: James Joyce

HalilAtes 12. Mayıs 2013 00:08

1882-1941 yılları arasında yaşamış olan James Joyce, Dublinliler, Sanatçının bir genç adam olarak portresi, Ulysses ve Finegans Wake gibi İngiliz dilinde yazılmış en baştan çıkarıcı ve zeka ürünü cümlelerini kurdu.

Ulysess romanında, Leopold Bloom'un 16 Haziran 1904 tarihinde Dublin'de geçirdiği bir günü 844 sayfada anlatmıştır. Joyce fanatikleri her yıl 16 Haziran'da romanın geçtiği sokakları, evleri tavaf ederek kutsal günü yaşıyorlar.

Hikayemizin bu bolgda yer alma nedenine gelince; Joyce, üveite bağlı sekonder glokom nedeniyle ağrılı, sıkıntılı bir hayat geçirmiştir. Yaklaşık 10 kez ameliyat olmuş, ancak zamanla bir gözünün  görmesini tamamen kaybetmiştir. Ulysess ve Finegans Wake'i yazarken neredeyse görmüyordu.

Dublinde bulunduğum dönemde Dublin Writers Museumun önünde çektiğim James Joyce resmi ile konuyu kapatalım.


Etiketler:

gezi kültürü | görme engelli ünlüler | üveitik glokom

Ginkgonun glokomdaki yeri

HalilAtes 8. Mayıs 2013 21:45

Ginkgo biloba'nın glokom tedavisinde yardımcı bir ajan olarak kullanımını öneren, destekleyen azımsanmayacak miktarda çalışma mevcuttur. Bizim kliniğin de ginkgo biloba ekstresinin görme alanını koruyucu etkinliği üzerine bir çalışması yayımlanmıştı. Glokom uzmanlığımın ve akademik hayatımın ilk çalışması olması bakımından benim için anlamlı olmasına rağmen dünya için anlamsız bir çalışmaydı, çünkü metodolojisi, kurgusu yetersizdi ve teoremin doğru olması için duyduğum heyacanı analitik dikkat ve özene yansıtamadım. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonuçta günümüzde glokomun fizyopatolojisinin aydınlatılamamasının getirdiği açmazlar, tedavideki işe yararlılığın da aydınlatılmasında sorun yaratmaktadır. Bugünkü yazımda gingkonun daha gerçek, aydınlatılmış ve işe yarar yönüne değinerek Wagner'i birkez daha anmak istiyorum. Gingkonun Türkçe karşılığı mabed ağacı, Çin kökenli ve yaşayan ağaç ailesinin en eski örneklerinden. Yaşamı uzatması Çin kültüründe dinsel bir yer edinmesine de neden olmuş. 

Yukarıdaki resim ise Weimer'den Ginkgo Müzesinin önünde çektiğim bir fotoğraf. Weimer ile özdeşleşen Wagner, Heidelberg Üniversitesinin yakınlarında bulunan bir mabed ağacının yaprağı ile uzun yürüyüşler yapıp eserlerini kurgularmış. Müzede fidanlar, sabunlar, kiyaplar ve seramikler hep bu temayı işliyor ve satışa sunuluyor. 


Etiketler:

gezi kültürü | ilaçlar

Başlarken

Glokom-Net sitesinde glokoma ilgi duyan asistan ve uzman arkadaşlar için birçok konuda bilgi mevcuttu, ancak güncel bilgilerin, daha kolay takip edilebilen, daha sıcak ve daha yakın  bir formda olmasını, blog formatının avantajlarını kullanarak sürdürmek istedim, hepinize yararlı olması dileklerimle.

Prof. Dr. Halil Ateş

 

facebook

www.facebook.com/glokom.net adresinden siteyi takip edebilirsiniz.

İçindekiler

Yazı başlıklarına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

Son yorumlar

Comment RSS

Bulut

Aylara Göre