Maydanozun faydaları ya da alternatif tıbbı boş bırakmayalım

HalilAtes 30. Eylül 2015 23:54

Alternatif tıp dünyada ve Türkiye’de hızla büyüyen bir pazar. Bu yazıyı hazırlamadan önce Türkiye’de bu pazarın yıllık cirosunun ne kadar olduğunu öğrenmeye çalıştım, doyurucu bir bilgiye ulaşamadım, ancak onlarca televizyon kanalı ve reklam bu sektör ile uğraştığına göre iyi bir pazar olduğunu tahmin ediyorum. Sektör olarak bir pazarlama ürünü yanı sıra pazardan alınıp bir şekilde hastalığına iyi geldiği bilgisiyle tüketilen yiyeceklerin oluşturduğu da bir ciro olmalı bu gruba dahil edilmesi gereken.

Devletin geçen sene çıkardığı alternatif tıp yönetmeliği de dikkate alınacak olursa sektörün, lobi gücünün yüksek olduğu ve halk sağlığını tehdit de edebilecek olumsuzluklara yol açabileceği düşünülmelidir. Mesleksiz kişilerin uğraştığı, yasalarla ve kısıtlı bilimsel verilerle hareket edilen loş bir yolda ilerlenilmektedir.

Sonuçta hastalarımız ve vatandaşlar bu alana kaymış görünüyor, bizim ön yargısız konuyu incelememiz ve onların sorularına tatminkâr bir cevap vermemiz gerekir.

Zaman zaman değişmekle birlikte son zamanlarda bu konuda bana en çok sorulan soru domates ve melisa çayının glokoma iyi gelip gelmediği oluyor. İkisi de hoş yiyecekler, ben bol bol tüketiyorum, yemenin bir mahsuru yok, ancak bilimsel biri pozisyonundaysanız her sorulan soruya, soruyla ilişkili cevap verilmesi gerekiyor; soru “a” bitkisi glokoma iyi geliyor mu?  Cevap evet veya hayır olmalı.

Glokom ile ilgilenenlerin gündeminde, okuduğu konular, katıldığı toplantılar arasında bu tür konulara pek zaman yoktur, çünkü olumlu veya olumsuz kanıt bildiren çalışmalar ya hiç yayınlanmamış (teorik ilişkisizliğinden dolayı) veya çok yetersiz sayıdadır.

Graefes Arch Clin Exp Ophthalmol dergisinin baskıdaki çalışmalar bölümünde okuduğum flavonoidler üzerine yapılmış bir meta-analiz çalışması son zamanlarda okuduğum bu konudaki en kapsamlı çalışma oldu. “The effect of flavonoids on visual function in patients with glaucoma or ocular hypertension: a systematic review and meta-analysis.” başlıklı çalışma, flavonoid, glokom gibi anahtar kelimeler verilerek yapılmış tarama sonucunda bulunan 16.840 makalenin incelenmesiyle oluşturulmuş. Ancak bu çalışmalardan sadece 6’sı meta-analiz yapılabilmek için uygun istatistik, takip ve metodolojik kurgu ile yapılandırıldığı için değerlendirmeye alınmış.

Çalışma verilerini sunmadan önce flavonoidlerin ne olduğunu hatırlatmak isterim; flavonoidlerin, anti inflamatuar ve nöroprotektif etki ile oksidatif stresi engelleyici etkilerinin olduğu gösterilmiş. Kırmızı şarap, siyah çikolata, narenciye, maydanoz, blueberries, siyah çay ve fıstıkta yoğun olarak bulunuyor.

Meta-analize tabi tutulan 6 makalede toplam 214 glokomlu hasta bulunmaktaymış. Flavonoid içeren yiyecekler alan hastalarda görme alanı korunması kontrol grubuna göre anlamlı başarılı çıkarken, bu hastaların GİB değerlerinde anlamlı bir fark saptanmamış.

Makale sahipleri bu sonuca rağmen yazıyı “Due to the slowly advancing nature of this disease, more long-term randomised controlled trials are needed to form a complete picture of the effect of flavonoids on glaucoma progression.” cümlesiyle bitirerek konuyu temkinli iyimserlik ile bağlamışlar.

 

Bu konuya zaman zaman glokom-net’te yer vereceğim, bizlerin olumlu veya olumsuz bilimsel sonuçlarımızı açıklamamız ve sahayı boş bırakmamamız gerekir, bilirsiniz boşluk her zaman dolduruluyor.

Etiketler:

ISNT kuralını artık kullanmayacak mıyız?

HalilAtes 30. Eylül 2015 10:27

Rutin muayenede glokomdan şüphelenmek için elimizde iki gösterge bulunmaktaydı; bunlardan birisi GİB’nın yüksekliği, diğeri de ISNT kuralındaki bozulmaydı. Mesleğe yeni başlayan asistan arkadaşlara kadarki nesil bu öğretiyle büyüdü.

Her şey klasik, fazla alet gerektirmeyen muayene ile kararlaştırılırken; önce GİB ölçümündeki hataların sıklığı, sonra da GİB ile glokom arasındaki lineer ilişkinin zayıflığı ortaya çıktı. GİB yüksekliği glokom için bir risk faktörü olmaktan öte bir anlam taşımamaya başladı.

Elimizde bir tek optik sinirin oftalmoskobik muayenesi kalmıştı, yani ISNT kuralı (bu kuralı anlatan yazıma şuradan ulaşabilirsiniz). Şimdi bu kuralın da yetersizliği üzerine yayınlar çıkmaya başladı. Her ne kadar GİB/glokom ilişkisi gibi sebep-sonuç bazlı bir karşı koyma değil bu yayınlar, ancak muayenede yapacağımız gözlemin hata oranının yüksek olduğunu vurgulayan sonuçlar saptandı. OCT-RSL analizlerinde ISNT kuralının duyarlılığının %63.2, özgüllüğünün ise %50 olduğu saptandı.

EGS’nin geçen sene çıkan rehber kitabında, ISNT kuralının önemi bir kez daha vurgulanmıştı. Ancak bu ay üyelerine gönderdikleri gazetede çelişkiyi vurgulama gereği duyulmuştur.

Tüm bu gelişmelerden sonra ne yapacağız konusuna gelince;  bildik felsefi kuralı tekrar etmekte yarar var, “üniversiteler doğruları öğretmez, doğrulara giden farklı yollar hakkında öğrenciyi aydınlatır, zamanın doğrularını ulaşmanın ve nihaiyi kararın verilmesinde kişiye şans tanır.” Bu bağlamda glokom muayenesi artık sofistike aletlerin çözümleyeceği bir iştir, doktorun yeri azalmıştır diyemeyiz. Hikaye bundan ibaret olsaydı glokom kararı vermek için 10 yıl okumaya gerek kalmaz, bunu pekala iki yıllık tekniker de yapabilirdi. Doktor, farklı olasılıkların doğruluk paylarını değerlendirerek sonuca gidecektir, bu yüzden GİB ölçülmesi ISNT kuralı gibi şüphe uyandırıcı, normalden farklı bir olguyla karşılaşıldığını düşündürecek sübjektif muayene yöntemlerinin hala kullanılması ve eğitimde yer almasının gerektiği görüşündeyim.

Etiketler:

eğitim | oct | optik sinir

Perforan yaralanmalardan sonra glokom görülme sıklığı

HalilAtes 29. Eylül 2015 11:15

Tatil dönemi bitti, glokom-net yazılarına kaldığımız yerden devam ediyoruz; bugün dikkatinizi çekmek istediğim ilk konu Eye dergisinin basım bekleyen yayınlar arasında sunduğu “Incidence and risk factors for traumatic intraocular pressure elevation and traumatic glaucoma after open-globe injury.” başlıklı çalışma.

515 göz ortalama 12.6±20.1 yıl izlenmiş ve 120 gözde gib yüksekliği saptanmış. Bunların %6.2’sinde (32 göz) glokom gelişmiş. 6 gözde (%1.2) glokom cerrahisine gerek duyulmuş.

Perforan göz yaralanmalarından sonra gelişen gib yüksekliği ile hastanın keratoplasti geçirmesi ve intraoküler hemoraji olması arasında bir ilişki bulunmuş.

Çalışma hasta sayısı ve takip aralığı açısından dikkate almamız gereken bir çalışma, Keratoplasti ve ioh’nin glokom riskini artırması yaralanmanın kötülüğü ile doğru orantılı olabilir bu yüzden bana pek anlamlı gelmedi.

Glokomun çıkış süreci ilk 6 ayda yoğunluk göstermiş (künt travmalı açı gerilemelerinde zaman daha geçtir).

Bu hastaların kornea yüzeyindeki düzensizlikler nedeni ile gib ölçümü dahil tüm glokom tanı kriterlerini yerine getirmek oldukça güçtür, bu yüzden korkak davranmak ve yüksek basınçta (tonopen, kornea düzensizliklerinde en iyi gib ölçüm tekniğidir) tıbbi tedaviye başlamak taraftarıyım.

 

Keratoplastinin glokom ile birlikteliğini şurada anlatmıştım, tekrar değinmeyeceğim, ancak perforan yaralanmalarda yara yeri sızdırmazlığını sağlamanın güç olduğunu, bu yüzden sıkı sütürasyon gerekebileceğini belirtmek isterim. Bu da açı distorsiyonlarına yol açacaktır, özellikle perforan kornea yaralanmalarından sonra yapılan penetran keratoplastilerde glokom yönünden sıkı takip gerekir.

Etiketler:

GİB ölçümü | glokomda kornea | keratoplasti | travmatoloji

Oftalmik cerrahide bir yenilik: 3D heads-up surgery (üç boyutlu baş yukarıda cerrahi)

HalilAtes 24. Eylül 2015 10:28

Doç. Dr. Zeynep Aktaş

İlk olarak Frankfurt Retina toplantısında, 2014 yılında Dr Claus Eckardt tarafından retina cerrahisinde, canlı cerrahi sırasında kullanılan bir sistem olan 3D heads-up cerrahi sistemi, ameliyat mikroskobuna entegre 3D görüntüleme sisteminden oluşmakta idi. Benzer sistemi kliniğimizde bir konjenital glokom olgusunda ab-externo trabekülotomi cerrahisi ve takiben bir açık açılı glokomlu olguda gonioskopi-asiste transluminal trabekülotomi cerrahisinde deneme şansım oldu ve sayın Halil Ateş hocamızın önerisi ile bu deneyimi, Glokom Net platformuna taşımak istedik.

 

Bu sistem özetle, cerrahın ergonomi ve konforunu arttıran, arkanıza dayanarak cerrahinizi uygulayabileceğiniz, cerrahi mikroskop altında hissettiğiniz derinlik algısını kaybetmeden (ilk birkaç dakikalık adaptasyon süresinden sonra); 3D gözlük takarak, karsınızdaki ekrandan cerrahi saha ve manüplasyonlarınızı mikroskoptan gördüğünüz rezolüsyon ve derinlikte izleyerek, cerrahinizi yapmanızı mümkün kılan bir sistem. Ameliyat esnasında, ameliyathanede, ameliyatınızı izleyen ve eğitim verdiğiniz asistan ya da öğrencilerinizin de sizin gördüğünüz ve algıladığınız şekilde ameliyatı izlemesi mümkün, bu da bir avantaj olarak düşünülebilir. Ameliyat sırasında, ameliyatınızın 2 ve 3 boyutlu olarak ayrı ayrı kayıt edilmesi olanağı da var.

Bu avantajların yanında beklenildiği üzere tek ve en büyük dezavantaj tabiî ki sistemin yaklaşık 70000 euro civarında olan maliyeti. Keyifli, denemeye değer, ancak esas olarak cerrah konforunu arttırmaya yönelik bir sistem olarak kullanımı, bu denli yüksek konforun çoğu zaman daha geri planda kaldığı, günlük çalışma şartlarımız mevcudiyetinde, tartışmalı olan bir sistem. Ancak elbette cerrah konforu tartışmasız en başta düşünmesi gerekli olan ve daha basit yöntemlerle, kimi zaman kendi çapımızda çözmeye çalıştığımız bir konu!

Hepimizin konforu yüksek, her türlü yüksek teknolojiye kolayca ulaşabildiğimiz, keyifli ameliyatları uygulayabildiğimiz aydınlık günlere ulaşabilmesi dileğimle… 

Saygılar…

Doç. Dr. Zeynep Aktaş

Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Göz Hastalıkları AD, Ankara

Etiketler:

yeni alet tanıtımı

Jose Sramago; Körlük

Fatih Adıbelli 19. Ağustos 2015 23:31

GÖRME VE KÖRLÜKLE İLGİLİ BAŞYAPITLAR 1

JOSE SARAMAGO, KÖRLÜK.

Jose Saramago 1922 Portekiz doğumlu, 1998 Nobel Edebiyat ödülünün sahibi.Aykut Derman tarafından Türkçeleştirilmiş Körlük, “Bakabiliyorsan gör; görebiliyorsan gözle!” epigrafıyla başlıyor. Bu bana Mark Twain’in “Okumayan bir insanın okuma bilmeyene göre pek de bir avantajı yoktur” sözünü anımsattı.

 Trafik ışığında bekleyen tüm araçlar hareket eder ama bir araç yerinde durur, hareket etmez. Çünkü aracın sürücüsü kör olmuştur! Bir hırsız kör adamın evini bulmasına yardımcı olur ve daha sonra arabasını çalar ve bir müddet sonra hırsız da kör olur. İlk körü, karısı doktora götürür ve muayenehanedeki hastalar da birer birer kör olmaya başlarlar. Göz doktoru da akşam eve gittiğinde tam da hastasının dediği gibi bembeyaz bir körlük içinde bulur kendini. Olaya devlet el atar ve “körler”i karantinaya almak için boş bir “deliler hastanesine” yerleştirirler. Bir bakıma baştan savmak isterler ama körlerin temas ettiği kim varsa kör olmaktadır. Öyle ki göz doktorunun karısı hariç herkesin kör olduğu bir dünya çıkar okuyucunun karşısına. Körlüğün yayıldığı gibi hızla cinayetler, hırsızlıklar, tecavüzler de yayılır.

Nobelist Saramago, bir metafor ustası olarak gösterilir, "Körlük" halkın aniden kör olduğu “bir ülkenin” hikayesinden ziyade, her gün hepimizin “bembeyaz” körlüğümüzle, kendimize benzemeyen “ötekine” karşı nasıl insanlıktan çıkabildiğimizin romanıdır.

Kitaptaki aforizmik cümlelerden bazıları:

  • Erdem, herkesin artık bildiği gibi, yetkinliğe giden çetin yolda her zaman engellerle karşılaşır, günaha ve kötülüğe gelince, şans onları her zaman öylesine sever ve kollar ki.
  • Bir doktor tek başına birçok insana bedeldir.
  • Üzüntü ile sevinç su ile yağın tersine, birbirine karışabilir.
  • Korku insanı kör eder, dedi koyu renk gözlüklü genç kız, Haklısınız, gözlerimiz görmemeye başlamazdan önce bizler zaten kör olmuştuk, korku bizi kör etmişti, aynı korku yüzünden körlüğümüz sürüp gidecek.
  • Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz. 

Körlük, Don McKellar tarafından senaryolaştırılıp sinemaya da uyarlanmış. 2008 yapımı filmin  yönetmeni Fernando Meirelles, en iyi senaryo dalında aday gösterilmiş. IMDb puanı 6,6 olan filmi henüz seyretmedim. 


Saramago körleşme, ile mücadeleye davet ediyor, buradan yola çıkarak Körlük’ ten sonra “Görmek” metaforu da devam romanının ismi oluyor.

Etiketler:

Görme algısı | edebiyat

TEKNOLOJİ VE MÜZİK 2

Fatih Adıbelli 2. Ağustos 2015 10:00

 CD'lerden sonra kişisel bilgisayarların hayatımıza girip internetle dünyanın küçülmeye başlaması sonrasında müzik dünyasının ortasına MP3 adlı format bomba gibi düştü. Zira çok kolay paylaşılan bu ses formatının icadı müzik dünyasında korsanlığın zirve noktasına ulaşılmasının tarihidir. "Napster" MP3 paylaşım sitelerinin en yaygın olanıydı.Hiç bir ücret ödemeden tamamen "evden eve" paylaşımla bir anda dev bir arşivinizin olması son derece basit ve bedavaydı.2000 yılında Metalica grubu buna karşı dava açıp bu siteyi kapattırana kadar telifsiz paylaşılm sürdü gitti. MP3 formatındaki ilk parça  Suzanne Vega’nın Tom’s Diner adlı parçasıdır. Hani şu hepimizin “dıt dıt dıı dıt, dıt dıt dııı dıt” nakaratını gayet iyi bildiğimiz parça var ya, işte o. Her şeyi o başlattı.


Müzik aynı zamanda bir koleksiyon alanıydı. Kasetler, CD ler ve plaklar biriktirilirdi. Halen elinde yüzlerce CD plak ve kaseti olan bir kişi olarak bunları nadiren dinleyebildiğimi itiraf etmeliyim. Hatta eski kasetleri ve plakları MP3’e dönüştürebilen cihazlar edinmiş olmama rağmen bunları çok az kullanabilmişimdir. Teknolojideki gelişmeler maalesef cihazları kullanacak yeterli zamanı bulabilme konusunda size yardımcı olamıyor, onu hala klasik usullerle kendi başınıza günlük rutininizden "öncelikler" sihirli sözcüğüyle çekip çıkarmak zorundasınız. Ya da yeni usullerle müzik arşivinizi oluşturup her yerde bu arşivi taşıyacaksınız. Bunun için son yıllarda birkaç seçenek ortaya çıktı. Bunlardan bir tanesi Youtube gibi sitelerden beğendiğiniz parçalardan kendi arşivinizi oluşturmak. Diğeri biraz daha albüm koleksiyonerliğine  ve nitelikli müzik dinleyicisine yakışan şekliyle Spotify, Deezer, Tidal ve buna benzer müzik dinleme sağlayıcı site aboneliği.

Spotify dünyada 60 milyondan fazla dinleyici kitlesine sahip, bünyesinde 60 milyon şarkı bulunduruyor 58 ülkede erişimi mümkün. Deezer 16 milyon dinleyicisi var, 35 milyon şarkılık arşiviyle 180 ülkede ulaşılabilir durumda. Tidal ise 25 milyonluk şarkı, 75 milyon müzik videosuna sahip bir site. Ayda yaklaşık 10 TL lik bir maliyet ile hem bilgisayarınızda hem de akıllı telefonunuzda indirdiğiniz uygulama sayesinde kendi arşivinizi oluşturabiliyorsunuz. Bu programlarda bir albüm indirdiğinizde sizin beğeninize yönelik benzer albümler önerdiğinden bilginize ve müzik geçmişinize istediğiniz kadar güvenin size “ben bunu ıskalamışım” dedirtebiliyorlar. Albümü indirdikten sonra internet bağlantısına ihtiyacınız kalmayabiliyor offline olarak da dinleme imkanı sunuyor. Shazam ve Sounhound gibi akıllı telefonu uygulamaları ise dinlediğiniz müziğin bilgilerine anında ulaşmanıza yardımcı oluyor. Uygulama çalışmaya başlar başlamaz algıladığı müziği kendi hafızasındaki notalarla karşılaştırıp bir kaç saniye içerisinde o parçanın hangi albümden, kim tarafından söylendiğini hatta sözlerini bile size veriyor. Spotify veya Deezer'a bu şarkının arşivinize eklenmesi seçeneği de sunuluyor.

  "Peki biz bu müziği cep telefonundan veya bilgisayardan mı dinleyeceğiz? Nerde o eski güzel güçlü HI-FI müzik dinleten cihazlar" derseniz, işte şimdi tam o konuya giriyorum. Bluetooth  özellikli receiverlar piyasayı çıkalı epeyce oldu. Bunları edindiğinizde akıllı telefonunuzu veya dizüstü bilgisayarınızdan bağlantı yaptığınız anda bu arşivi “tıpkı eski günlerdeki gibi” dinlemek olanağı var. Ancak "nerde o eski şarkılar" derseniz ona katılıyorum. "Yaşlanıyorum da mı bunu söylüyorum acaba?" diye kendime soruyorum ama hemen Konfiçyüs imdadıma yetişiyor “Bir toplumun nereye gittiğini öğrenmek isterseniz o toplumun müziğine bakın”. O günler daha güzeldi onun için müziği de daha nitelikliydi diye düşünüyorum. Aksini iddia eden var mı?

Etiketler:

Teknoloji ve Müzik 1

Fatih Adıbelli 31. Temmuz 2015 03:50

Parisli Edouard-Leon Scott de Martinville’in 09 Nisan 1860 tarihinde ilk ses kaydını yapmayı başarmış, ancak bunu kendisi dinleyememiştir. Bu kayıt bir Fransız halk şarkısının 10 saniyelik seslendirmesinin kağıda işlenmiş şekliydi(Bir tür ses grafiği). Bu Fransız halk şarkısı: “Au Clair de la Lune, Pierrot Respondit” 2008 yılında bilgisayar yardımıyla dinlenebilir hale gelebilmiştir. 1877 yılında Thomas Edison Fonograf adını verdiği icadıyla ses kaydedip sonra da dinlemeyi başarmıştır. Thomas Edison’un yaptığı ilk ses kaydı ”marry had a little lamp” adlı bir çocuk şarkısıdır. Ses kayıt silindirlerinden sonra gramofonlar müzik dinleyicileriyle buluştular. Zemberek sistemi ile çalışan bu aletlerde dinlenen plak formatı 78 devirlik, bizdeki daha yaygın adıyla “taş plak”lardı. Yapıldığı malzemesi sert olduğundan, çok kolay kırıldığından ona bu isim veriliyordu. 

Müzik Kayıt Sistemlerinin Gelişimi

 

Sonraları her biri tek şarkı olan 45'lik ve her bir yüzü 5-7 şarkı bulunduran 33 devirlik long-playler üretilmeye başlandı. 80'li yıllarda devir kaset devriydi. Orijinal olduğu kadar bant-kayıt stüdyosu adıyla gayet legal görünümlü kopya merkezleri her sokak başında bulunur, müşterilerinin kendilerine verdikleri listeyi plaktan kasetlere kayda geçirmek suretiyle ekmeklerini kazanırlardı. Orijinal kaset satışları arttıkça bu işletmeler de yavaşça video kaset satışına yöneldiler.

Plak satışlarıyla ilgili Amerikan müzik endüstrisi birliği (RIAA) tarafından belirlenen kriterlerine göre 500,000 adet satış  Gold, 1,000,000 adet  Platinum; 2,000,000  Double-Platinum, 3,000,000 Multi-Platinum ve 10,000,000 adet satış da  Diamond album olarak adlandırıp ödüllendirilmiştir.

Tarihin bilinen en fazla satış yapan albüm ve sanatçılarının sıralaması aşağıdaki gibidir:

 

Gold Albüm

Platin Albüm

Multi Platin Albüm

Total

Elvis Presley

90

52

25

167

The Beatles

48

42

26

116

Barbra Streisand

52

31

13

96

The Rolling Stones

43

28

11

82

 

 

Diamond Albüm Sayısı

The Beatles

6

Led Zepplin

5

Eminem

4

Eagles

3

Kaset bazen kasetçaların kafasının arızalı olmasından ötürü içindeki teyp dolaşır, sonra o kaset çıkartılıp kalemle dolaşmış olan teyp sarılırdı. O yıllarda Walkman modası vardı. Kasetlerimiz vardı yüzlerce kez dinlenilen ama asla bıktırmayan. Her kasetin bir dönemi olurdu, arkadaşlarımdan çok duymuşumdur "o benim mecburi hizmet kasetimdir" "askerlikte dinlediğimdir" vb. Birçoğumuzun evinde eminim bu bağdan dolayı dinlenmese bile atılamayan "anısı olan" kasetler duruyordur.

1979 da Sony ve Philips firmaları Hanover de bir araya gelerek müzik piyayasında devrim niteliğinde bir gelişme olan CD (compact disc) için çalışmaya başladılar. İlk CD (compact disc) albümü ABBA’nın 1982 yılında piyasaya çıkan  “The visitors” adlı albümdü. Bir milyondan fazla satan ilk CD ise 1985 yılında yayınlanan Dire Straits’in “Brothers in Arms” albümüydü.

 

90 lara kadar HI-FI müzik tutkunları için üretilen müzik setleri revaçtaydı. Her müzik tutkununun gönlünde bir marka yatardı ancak Nakamichi, Marantz, Denon, Technics bunların önde gelenleriydi. Speaker için ise Bose tartışmasız bir numaralı markaydı.

Devam Edeceğiz.

Etiketler:

müzik | Teknoloji | Teknoloji ve Müzik

Güncel iki konuda derleme ve Türkçe oftalmoloji dergileri

HalilAtes 12. Temmuz 2015 19:04

Türkçe oftalmoloji dergileri üzerine zaman zaman yazmaya gayret ediyorum. Türkçe dergilerin en önemli misyonunun da dil olduğu tartışılmazdır.Bilim dilimizin oluşturulmasında biricik kurumumuz Türkçe dergilerdir. Yazım kuralları, kelimelerin Türkçe karşılıklarının bulunması ve indeksleme için ortak bir kural oluşturulması bu dergilerin sorumluluğu altındadır. Bugüne dek bu amaçların gerçekleştiğini söylemek zor. Dergilerimiz gönüllülük usulüne göre yönetilmektedir ve profesyonel kadroları bulunmamaktadır. Ayrıca bazı dergilerimizin İngilizce yayımları da kabul ettikleri görülmektedir. Genel görüş nedir bilemiyorum ancak bence izlenen yol pek uygun değildir. Elimize aldığımız derginin karşık pizza gibi olması pek şık görünmemektedir. İngilizcenin atıf sayısını artıracağı üzerine kurulmuş bir proje olduğunu düşündüğüm bu gelişmenin artıları  yanında yukarıda belirttiğim eksileri de olacaktır. Zaten olmayan indeksleme bu gelişme sonrası içinden çıkılmaz bir karmaşaya dönecektir. Dil birlikteliği yok olacaktır. İlgililerin üzerinde tekrar düşünmesini umut ediyorum.

Bu dergilerde yayımlanan araştırmalar kadar derlemelerin de önemli olduğuna inanıyorum. Derlemeler özellikle asistan arkadaşların eğitimine katkı sağlaması bakımından çok önemlidir. Bildik konuların nasıl toparlanacağını öğretmesi yanında, yeni konuların artılarını ve eksilerini de bilmemizi, heyecanlı ve temkinli olmamızı sağlar.

Bugün Doç. Dr. Sinan Sarıcaoğlu'nn iki derlemesini bilgilerinize sunuyorum. Her iki konu da güncel pratiğimize ve bakış açımıza önemli katkılar sağlayacaktır;

Etiketler:

cerrahi teknik | eğitim | glokom hastasının kataraktı | kanaloplasti | MİGS

TOD 28. Yaz Sempozyumunun ardından

HalilAtes 1. Temmuz 2015 11:27

Bu sene Yaz Sempozyumunun konusu glokomdu. İki yarım ve bir tam gün boyunca 350 katılımcı bilgilerini tazeleme olanağı buldu. Sempozyum yönetimi konuları belirlerken hedef kitle olarak genel oftalmologları düşünmüş, bu nedenle yapılan sunumlar temel konuları içeriyordu. Bence ve konuştuğum asistan arkadaşlarca yararlı bir toplantı oldu, faydalanıldı.

Glokomla ilgilendiğim için konuya tarafım ancak bu yorumumu tarafsız bir yorum olarak değerlendirmenizi rica ediyorum; genel oftalmologun en iyi bilmesi gereken teorik konunun glokom olduğunu savunuyorum yıllardır. Çünkü tıbbi tedavi olanağı en fazla olan hastalık grubumuzu glokom oluşturmaktadır. Ayrıca körlük ve karşılaşılma oranı en yüksek hastalığımız da glokomdur. Yani glokom, oftalmolojinin ilgi alanına giren hastalıklar arasında teorik bilgisini tartışmasız en iyi bilmemiz gereken hastalıktır. Bu bağlamda derneğimizin düzenlediği eğitim toplantılarında ağırlıklı bir yer edinmesi gerekir. Maalesef ulusal kongremizde veya sempozyumlarda edindiği yer hak ettiği düzeyden uzaktır.

Glokom tanısı ve tedavisi bir takım oyununu gerektiriyor. Hastanın kendisi, lokal doktoru, takip merkezleri ve ameliyat merkezleri bu takımın oyuncularıdır. Takımın başarısı için herkesin üstün bir performans göstermesi gerekir.  Sonuçta dünyanın en iyi glokomcularından kurulu bir merkezle bu sorunu çözemezsiniz. Hastanın ve zahmetsizce ulaşabileceği doktorunun da bu takımda aynı dili ve taktik anlayışını kullanması zorunluluktur. Bu bakımdan genel oftalmologların glokom teoriğinin çok iyi olması gerekir.

Bir değerlendirme yazısında eleştiri olmazsa olmaz. Bu yüzden son bölüme eleştiri ve önerileri de yazmamız gerekiyor. Önce sempozyumların formatına yönelik bir eleştiri; salon doluluk oranlarına baktığımda Pazar günleri hep düşük katılım olduğunu gözlemliyorum. Yolculuk sürecinin başlaması haklı bir gerekçedir ve bunun önüne geçmek mümkün değil. Bu yüzden Pazar günü klasik didaktik anlatım yerine daha az katılımcının olacağı ön görüsüyle etkileşimli kurslar düzenlenebilir. Örneğin bu toplantı için görme alanını veya oct’yi okuma kursu gibi (kursa 10 kişi kabul edilir, soru cevap üzerinden ilerlenir).

Sempozyum kurgulamasında yapılan hataların biri de konunun kapsadığı her şeyi anlatma psikozudur. Böyle bir zorunluluğumuz yok. Anlatılmayanlar bir başka toplantıda anlatılabilinir. Önemli olan programa alınmış konuların eksiksiz öğretilmesidir.

Eleştiri konularından biri de bazı eğitmenlerin konuları iyi anlatamadıkları yönündedir. Bu eleştiri haklıdır ancak zorunluluklar da vardır, şöyle ki; TOD bünyesinde yapılan eğitim faaliyetleri arasında en prestijli toplantı ulusal kongredir. Burada seçilen konuşmacılar konularına en vakıf ve en iyi öğreten kişiler arasından seçilmelidir. Bildiklerini anlatabilmek de bir eğitim ve tecrübe işidir. Sempozyumlar gibi eğitim toplantıları katılımcılar kadar eğitmenlerin de tecrübe kazandıkları etkinliklerdir. Bu yüzden işe yeni başlayan eğitmenlerin eksiklerini bu toplantılarda hoşgörü ile bakmak gerekir, çünkü başka nerede tecrübe kazanacaklar?

 

Sonuç olarak başta belirttiğim gibi yararlı bir toplantı oldu, gelecekte glokom toplantılarının artmasını dilerim, ilk büyük toplantının da 2016 Nisan kursu olacağını mutlulukla öğrendik.

Etiketler:

kongre haberleri

6. Dünya Glokom Kongresinin ardından 7

HalilAtes 17. Haziran 2015 12:07

Dünya kongresi yazılarımın sonuncusu ile geri kalanlar üzerine genel bir toparlama yapacağım.

Önce teşekkürle başlamalıyım. Tam olarak bilemiyorum ancak sanırım 50 civarında Türk katılımcı vardı ve bunların büyük çoğunluğu çalışmalarıyla katılım gösterdiler. Bu katılımcıların sponsorluğunu yapan Türk firmalarına teşekkür ederim. Liba, Alcon, Allergan ve Bilim İlaç bu destekte bulunan kuruluşlardı.

Toplantıda paneller haricinde kurslar da yoğun ilgi gördü, kurs konuları dar bir çerçevede tutulduğu için belki katılımcılar açısından daha yararlı oluyor. Bu konular arasında hasta takip programlarının gelişimi ve telemedicine ilgimi çeken ve önemsediğim konulardandı. Çok doktor barındıran merkezlerin standardizasyonu hasta takip ve kayıt programlarının düzgün işletilmesi mümkün olabilmektedir. Glokoma özgü geliştirilen takip prograsmları sanki hastanın tüm muayenelerini aynı doktor yapıyormuş gibi belirli bir standart veri girişini zorunlu hale getirmektedir. Böylece geriye dönülüp bakıldığında hastanın ve hastalığın gelişim süreci ayrıntılarıyla incelenebilmektedir. Görüntüleme sistemlerinin çıktılarının ve veri analizlerinin de programa destek vermesi tek bir bilgisayardan bütün analizleri takip etme olanağı doğurmaktadır. Glokoma bağlı körlük riskleri arasında hasta takip protokolü eksikliği üçüncü risk faktörü olarak bulunmuştur. Buradaki aksaklıkların tüm sorumluluğu takip merkezlerinin üzerinedir, bu nedenle hasta kabulü yapılmadan takip stratejisinin kalıplaştırılmasını sağlayan bu programların edinilmesi önem arz eder. Telemedicine de bu bağlamda kullanılması gereken bir ihtiyaçtır. Aslında bunu telefonla, hastayı yönlendirerek veya kahve arasında bir meslektaşımızla yapmaktayız, ancak danışılan hasta sayısı bu yöntemlerle hem az hem de eksik olmaktadır, yukarıda bahsettiğim takip programları danışmanlık hizmeti veren güvendiğimiz doktorlara hastanızı belirli bir veri transferi ile danışmanıza da olanak tanımaktadır. Hukuki açıdan ve sorumluluğun paylaşımı açısından da yararlı olacağını düşündüğüm bu teknolojiyi kullanmamızı öneririm.

Miyopi ve glokom ilişkisi de üzerinde en çok konuşulan konular arasındaydı. Miyopinin yörüngesinde üç konu var; miyopi açık açılı glokomun oluşumu için bir risk faktörüdür, miyopiye bağlı yapılacak refraktif cerrahiler glokomun progresyonu için hızlandırıcı bir faktör olabilir ve takip protokollerinin hatalı uygulanmasına yol açabilir (korneanın remodelizasyonu görüntüleme sistemlerinin veri analizlerini etkilemektedir), son olarak da miyop hastanın progresyon analizinde hangi yöntemi kullanacağız?. Miyop hastada hangi yöntemin uygulayacağız konusu halen çözüm bulmuş değil. Yüksek miyoplarda retina anatomisindeki değişimler görme alanı ve oct sonuçlarını etkilemektedir, bunlara ait elimizde yeteri kadar normalizasyon verisi bulunmamaktadır. Elimizde normal veri tabanı olmadığı için alet çıktısındaki defektin glokoma mı yoksa miyopiye mi bağlı oluştuğunu anlamamız mümkün görülmemektedir. OCT analizinde optik sinir veya makülanın hangisinden daha iyi görüntü alaınabiliyorsa takip eden muayenelerde oradan yapacağımız progresyon analizleri ile yola devam etmemiz gerektiği pratik bir öneri olarak halen kabul edilmektedir.

Geçen yıl kraliçeden diz bağı nişanı alan ilk oftalmolog olan Peng Khaw her zaman olduğu gibi trabekülektominin güvenle yapıldığında başka bir şeye gerek olmadığını söyledi. Khaw’ı dinlerken geleneksel halı motiflerinin arasına bir-iki küçük yeni motif de ekleyen halı örücülerini izliyormuşum duygusuna kapılıyorum. Bu sanatçıları yüzyıllardır süre gelen geleneksel sanatın huzur veren dinginliğinde izlemek mutlandırır insanları. Khaw da içimi mutlulukla doldurdu yine, keşke her şey anlattıkları kadar gerçek olabilse. Khaw’ın konuşmasından aldığım notlara gelince; postop topikal steroide 3 ay devam ettiğini, kızarık gözlerde yara yeri iyileşmesini kontrol etmek için SC avastin yaptığını, ağrı reseptörlerinin uyarılmasının inflemasyona ve dolayısıyla filtrasyonu engellediği bu yüzden postop ağrının engellenmesi gerektiğini söyledi.

 

Bizim için oldukça yorucu geçen 5 günü özetlediğim bu kısa notlar umarım yararlı olmuştur. İki sene sonra Helsinki’de yapılacak toplantıyı canlı izlemenizi dilerim.

Etiketler:

kongre haberleri

Başlarken

Glokom-Net sitesinde glokoma ilgi duyan asistan ve uzman arkadaşlar için birçok konuda bilgi mevcuttu, ancak güncel bilgilerin, daha kolay takip edilebilen, daha sıcak ve daha yakın  bir formda olmasını, blog formatının avantajlarını kullanarak sürdürmek istedim, hepinize yararlı olması dileklerimle.

Prof. Dr. Halil Ateş

 

facebook

www.facebook.com/glokom.net adresinden siteyi takip edebilirsiniz.

İçindekiler

Yazı başlıklarına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

Son yorumlar

Comment RSS

Bulut

Aylara Göre