Dvorak'ın Rusalka'sının sürüklediği yazı

HalilAtes 28. Şubat 2016 20:31

Rusalka, Slav mitolojisinde, vaftiz edilmeden ölen bir çocuğun ya da suda boğulan bir bakirenin gölde yaşayan ruhu olarak bilinse de, Jaroslav Kvapil’in librettosunu yazdığı,  Dvorak’ın ise bestelediği Rusalka operası, daha çok bir peri kızını anımsatır. Song to the Moon  şarkısıyla hepinizin anımsayacağı bu operanın bizi ilgilendiren bölümü librettosunu yazan Jaroslav Kvapil. Dolezalova’nın Çek-Slovak Oftalmoloji Dergisinde yayımlanan makalesi Kvapil’in şiirleri kadar hüzünlü bir glokom öyküsünü anlatıyor. Kvapil yaşamının sonunda görme yetisini tamamen kaybetmiş.

EGS kongresi sırasında prömiyerinin yapıldığı Prag’da Rusalka izlemek iyi olurdu ama, bizim bulunduğumuz tarihte maalesef yok.

Rusalka’nın beni ilgilendiren yönü ise Nicole Car’ı tanımama vesile olması. The kiss adlı albümünde beni büyüledi. Hepimize hem bilimsel hem de büyülü bir Prag dileklerimle.

 

Daldan dala atlıyorum ama belirtmem lazım kongre katılımcılarına THY %20 indirim yapıyor yararlanmanızı isterim. 

Etiketler:

görme engelli ünlüler | kongre haberleri | müzik

Yorumlar (1) -

Pinar Aydin
18.04.2016 13:40:31 #

KÜÇÜK DENİZKIZI OPERADA: RUSALKA

Prof. Dr. Pınar Aydın
Göz Hastalıkları ve Nöro-oftalmoloji Uzmanı

Büyük Çek bestecisi Dvořák’ın (1841-1904) üç perdelik lirik masal operası Rusalka, diğer onbirinin arasında tek tanınmış olanı. Sözlerini Çek şairi Jaroslav Kvapil’in (1868–1950) yazmış olduğu eser konusunu yine Çek olan yazarlar Karel Jaromír Erben (1811–1870) ve Božena Němcová’nın (1820-1862) peri masallarından almakta. Diğer yandan öykünün tanınmış Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen’in (1805-1875) Küçük Deniz Kızı masalına ve Alman yazar Friedrich de la Motte Fouqué’nin (1777-1843) Undine adlı romanına, Hauptmann’ın (1862-1946) Batık Çan adlı oyununa neredeyse aynı denilecek kadar benzerliği dikkat çekici. Gerek söz yazarının, gerek Çek yazarlarının gerek de Andersen’in aynı zamanlarda yaşamış olması kimin kimden yararlandığını anlamamıza olanak tanımıyor. Aslında Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesinin de konusu benzerlik gösteriyor, hatta Gogol’un Mayıs Gecesi adlı öyküsü de çok farklı değil. Diğer bir deyişle Slav mitolojisinde dişi su perisi anlamına gelen “Rusalka” birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuş.

Romantik dönemin önde gelen bestecilerinden olan ve harikulade senfonileri (dokuzuncusu “Yeni Dünya” senfonisi), muhteşem viyolonsel konçertosu, Slav dansları müzikleri, solo ve orkestra yapıtları, oda, koro ve piyano müzikleriyle tanınan Dvořák’ı romantik-klasik dönem sentezcisi olarak da tanımlamak yanlış olmaz. İlk kez 1901’de Prag’da sahnelenmiş olan eserin, Türkiye prömiyeri 2012’de Antalya’da bu eserle reji ödülü almış olan Aytaç Manizade tarafından sahneye konulmuş.

Roller
Rusalka, su perisi (Soprano); Prens (Tenor); Yabancı Prenses (Soprano); Vodnik, Rusalka’nın babası, su cini (Bas); Jezibaba, cadı (Mezzosoprano); 1. Peri (Soprano); 2. Peri (Soprano): 3. Peri (Alto); Bekçi (Tenor); Aşçı yamağı (Soprano); Avcı (Tenor)

Konu
Rusalka adlı su perisi ölümlü bir prense aşık olmuştur ve ona nasıl ulaşacağını bilmediği için üzüntü içindedir. Babası, su cini Vodnik ona cadı Jezibaba’ya başvurmasını önerir. Jezibaba, Rusalka’yı insan yapabilecek sihirli bir iksir verir ama bunu içtikten sonra sevdiği kişi onu aldatırsa lanetlenerek sesini kaybedeceğini anlatır. İksiri içen Rusalka ile karşılaşan prens ona aşık olur. Düğün öncesi prens ne yazık ki bir başka prensesle ilgilenmeye başlar. Bunun üzerine Vodnik lanetlenen Rusalka’yı denize geri çağırır. Lanetten kurtulmak için Jezibaba’ya yalvaran Rusalka, kurtulması için sevgilisini öldürmesi gerektiğini öğrenir ama bunu yapmaya aşkı elvermez. O sırada onu arayan prens ile karşılaşır. Prens özür dilemek için onu öpmek ister, öperse öleceğini öğrenir ama bu göze alarak Rusalka’yı öper ve ölür. Rusalka artık ne periler ne de insanlar arasına dönemez.

Konuya ister prenslerin elde edip ortada bıraktıkları köylü kızları teması açısından bakılsın, ister insan ve hayvan cinsleri arasında geçilmesi imkansız engeller açısından, ister de Dvořák’ın ayak uyduramadığı ve yaşamaktan hoşlanmadığı Yeni Dünya deneyimi açısından, ortada aşılamaz bir müşkül olduğu belli. Sanat literatüründe hayvanlarla insanlar arasında kabul edilmiş tek geçişin kurtadamlar hakkında olduğu görülüyor. Mitolojide hayvan kılığına sokulmuş tüm insanların (ki genellikle bunlar Leda, Io gibi Zeus’un sevgilileridir) sonu hüsranla bitmiş, sadece tanrılarınki kabul görmüş (Pan). Dünyada sularda başlayan yaşama bir süre karada yaşayıp sonunda yine sulara dönen memeli yunuslar dışında geri dönebilmiş olan yok. Harry Potter’da bile sihirli iksir ile sadece kısa bir süre hayvan kılığına girilebiliyor (animagus), enfekte kurtadam Lupin dışında.

Öte yandan ölümlü olup ölümsüzlüğe ulaşmak isteyen pek çok insan varken (Gılgamış), tersine yol almak isteyen pek az karakter mevcut. Wim Wenders’ın “Arzunun Kanatlarında” (“Der Himmel über Berlin” ve Brad Silberling’in “City of Angels”ı) adlı filminindeki aşık olduğu trapezci kadın uğruna insan olmak isteyen erkek melek ile Tolkien’in “Yüzüklerin Efendisi”ndeki Aragorn’a olan aşkı uğruna ölümlü olmayı yeğleyen elf Arwen, bu nadir örneklerden. Neyse ki dünya değiştirmek onların başına Rusalka’nın başına gelenleri getirmiyor, aksine hiç bilmedikleri zevklerin tadını almaya başlıyorlar. Tüm bunlar yine biz ölümlü insanların bakış açısından anlatıldığı için hep öteki-ulaşılamaz dünyaya olan özlemimiz ortaya çıkıyor aslında.

Sonuçta ölümsüzlük insanlara ne kadar olağanüstü gözükse de John Boorman’ın Zardoz (1974) filminde ve José Saramago’nun  “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” adıyla çevrilen kitabında da anlatıldığı gibi ölümsüzlük aslında çık sıkıcı ve mutsuzluk verici olabilirdi, eğer gerçek olabilseydi. Ölümlülük bir ödül ise uğruna yaşanacak ve ölünecek bir amaç bulmak de en büyük mutluluktur. Rusalka’nın ve kararsız prensin seçimleri gerçekten değmiştir o zaman, denilebilir. Böylece farklı dünyalar birbirine yar olmazken “insan” olmanın değeri yeniden keşfediliyor, tabii yine insanlar tarafından.

Sanat yaşamı romantik dönemde başlayıp yeni yüzyılın başlangıcı ile modern izlenimciliğe geçişle süren Dvořák’ın, stilize romantisizm “art nouveau” örneklerinden biri sayılablecek Rusalka’sı bize tüm bunları düşündürüyor. Yüreğinde o naif pencereyi tümüyle kapamamış olanlar, büyükler için azıcık çocuksu, küçükler için azıcık uzun da olsa, acıların kadını Rusalka’nın dokunaklı öyküsünü, derin hayallere dalarak zevkle seyredecektir.

Opus Dergisi 5. Sayı 2012’de yayınlanmıştır.

Yanıtla

Yorum ekle




biuquote
  • Yorum
  • Canlı önizleme
Loading


Başlarken

Glokom-Net sitesinde glokoma ilgi duyan asistan ve uzman arkadaşlar için birçok konuda bilgi mevcuttu, ancak güncel bilgilerin, daha kolay takip edilebilen, daha sıcak ve daha yakın  bir formda olmasını, blog formatının avantajlarını kullanarak sürdürmek istedim, hepinize yararlı olması dileklerimle.

Prof. Dr. Halil Ateş

 

facebook

www.facebook.com/glokom.net adresinden siteyi takip edebilirsiniz.

İçindekiler

Yazı başlıklarına ulaşmak için lütfen tıklayınız.

Son yorumlar

Comment RSS

Bulut

Aylara Göre